Birlikte kapitalizm eleştirisi yapmaktan mutluluk duyduğum bir yakınımla sohbet ederken konu, dayanıklı tüketim mallarının garanti süresine geldi. Onun görüşüne göre kapitalist dünyanın işletmeleri, ürünlere garanti süresi koyarak insanları kandırıyordu. “Dikkat et, bir ürünün garanti süresi dolunca o ürün bozulur. Bu durumda ya yenisini almak zorunda kalırsın ya da servisle hemhâl olursun ve yine onlara ödeme yaparsın,” dedi.
Bu sohbet esnasında aklıma, en son aldığım çamaşır makinesinin servis çalışanı geldi. Çamaşır makinesini teslim edip kurulumunu yaptıktan sonra, “Üç yıl sonra görüşürüz,” demişti. Ne demek istediğini sorduğumda, makinenin garanti süresinin üç yıl olduğunu söylemişti. “Üçüncü yılın sonunda en az bir parça değişimi yaptırmak için bizi arayacaksınız,” diyerek tebessüm etmişti. Gülerek kendisini uğurlamıştım.
Sohbet esnasında aklıma, insanlar arasındaki ilişkilerin de bir garanti süresi olup olmadığı sorusu geldi. Lakin sohbet gereğinden fazla uzamasın diye bu düşüncemi yakınımla paylaşmadım. Yanından ayrıldıktan sonra bu kez insan ilişkileri bağlamında aşkın bir garanti süresi olup olmadığı sorusuna takıldım.
Böyle düşünmemin sebebi galiba medyanın, toplumda popüler olan kişilerin aşk ilişkilerini sürekli gündemde tutmasıydı. Bu kişiler, medyanın deyimiyle, sık sık yeni aşklara yelken açıyor, sevgililerinden olaylı bir şekilde ayrılıyor, aşk acısı çekiyor ya da çektikleri aşk acıları sayesinde sanatsal eserler ortaya çıkarıyorlardı.
Tanınmış kişilerin aşk hayatları ve medyanın bunları yansıtma şekli toplumun genelini ne kadar yansıtır? Elbette bu, üzerinde tartışılabilecek bir konu. Bununla birlikte, medya da bir biçimde toplumun yansıması olarak kabul edilirse insanların aşk hayatları için bir garanti süresi verilebilir mi diye sormaktan kendimi alamadım.
İnternet üzerinden konuyu araştırınca kendimce ilginç bulduğum birtakım bilgilere ulaştım. Örneğin aşkın sadece duygusal değil, hormonlarla da ilişkili biyolojik bir arka planı olduğunu fark ettim. Peki, insanın biyolojik yapısı büyük ölçüde benzerliğini korurken aşkın yaşanma biçimi nasıl değişmiş olabilir? Geçmişte daha mahrem yaşandığını ve aşka daha fazla saygı duyulduğunu düşündüğümüz ilişkiler, bugün neden bu kadar göz önünde? Elbette bu durumu açıklamak için farklı değişkenlere de bakılabilir. Bunlardan biri, medyanın ünlülerin aşk ilişkilerini sürekli haberleştirerek daha fazla gelir elde etmesi olabilir mi?
Bu fikri kabul edersek aşkların biyolojiden ve hormonlardan bağımsız olarak belirli bir süre içinde sona ermesi, bu ilişkilerin yeniden haber değeri kazanmasını ve paraya dönüştürülmesini kolaylaştırıyor olabilir mi? Peki, ünlüler de gündemde kalabilmek için bu duruma çanak mı tutuyorlar?
Hâl böyleyse aşkın da maddi bir ürüne dönüştürülmüş olabileceğini düşünmekten kendimi alamadım. Bu durumda yakınımın görüşünün sadece dayanıklı tüketim ürünleri için geçerli kalmayıp aşk gibi manevi bir değeri de kapsayabileceği ihtimali beni huzursuz etti.
Bu esnada bir anımı hatırladım. On beş yıl kadar önce karlı bir gece yarısında Bolu Dağı'nı geçerken birisinin yol kenarında yürüdüğünü görmüştüm. O şartlarda kimsenin soğukta dışarıda kalmaması gerektiğini bildiğim için durup arabama davet etmiştim. Kısa süre içerisinde sohbete başlamıştık. Güler yüzlü ve çocuk gibi heyecanlıydı. Kendini derviş olarak tanıtmıştı. Hep yürürmüş. Bolu yakınlarında bir dergâha gittiğini söyledi. Yaklaşık yarım saatlik yolda Allah'a olan aşkı ve bu aşkın kendisini nasıl değiştirdiğini anlattı. Onun samimiyeti o karlı havada içimi ısıtmıştı.
Bu düşünce silsilesi içerisinde acaba o dervişin aşkının da bir garanti süresi var mıydı diye duraksadım. Ne de olsa son zamanlarda, kamuoyunda görünür olan bazı dindarların Allah'a olan aşkıyla maddi kazançları arasındaki ilişkiyi sorgulamamıza neden olan fon tartışmalarıyla sıkça karşılaşır olduk.
Ardından kendi kendime, “Gel de kapitalizme söylenme!” diyerek tefekkür etmeye devam ettim. Peki, benim aşklarımın garanti süreleri ne zaman dolacaktı?