Bir mutluluk yurdu idi evlilikle gidilen yer. Dünya gözüyle cenneti bir hayatın ve sevap yurdunun hayal edilen ama bir o kadar da ürküntü oluşturan hususi bir yapısıydı evlenilerek gidilen yuva. Yani ele karışarak yeni bir sıcak yuva kurmanın heyecanının da adıydı bu. Gaip olan bir cenneti arama işi gibi gelirdi çoğu zaman evlilik.
Bundandır ki ya aşık olanlar evlenirlerdi ya da evlenenler aşık olurlardı bu zorlu yolculukta. Bu yolculukta AŞK her daim Allah şahittir kuluna şeklinde algılanırdı.
Ki bu şehadette;
Aşk edepti. İmam-ı Şarani’nin dediği edebin aslı kendini nakıs başkalarını kamil görmekti. Edebi nakıs olanlar kendilerini kamil başkalarını nakıs görürlerdi.
Aşk adaletti. Hak edene hak ettiği şeyi vermek, ölçülü davranmak ve haddi aşmamaktı. Hak ararken en üst düzeyde sorumluluk taşımaktı.
Aşk sevmekti. Sevdiğini göstermenin yolu terk etmekti. Hem de hiç olmadığı kadar samimi ve sadelikle terk etmekti ele karışmak için.
Aşk merhametti. En zorlandığı ve kırıldığı anlarda elin kusurlarına değil kendinin göremediği ayıplarına merhametle bakmaktı.
Aşk çatışmaydı. Şehvet ile iffetin çatışmasında daima iffetin kıyafetini giymeye gayret etmekti. Bu kıyafetle ele karışmak zordu ama huzur vericiydi.
Aşk kemalattı. Varlığın mertebelerinden geçerek insanın kamil uçlarına varma eylemiydi bu ele karışmak işinde.
Aşk kanaatti. Bu kanaat öyle bir canlılık haliydi ki sürekli önünüze bakmanıza sizi sevk eder her halinize şükretmenizi sağlardı.
Aşk hürriyetti. Sorumluluğunu bilerek iradesini sarfetmekten ibaret olan bu özgürlük zor iş olan evlilikte ne güzel bir hareketti.
Aşk yalnızlıktı. Her türlü kalabalığın içinde kendini bulmanın ve kendine boşluk oluşturmanın büyük yalnızlığıydı bu zor işte ele karışmak.
Aşk bakmaktı. Ele karışmak zor işinde bir ömür evlendiğin kişinin yüzüne bakma sorumluluğuydu. Hem de en zor anlarda bile bakışını kaçırmadan eşinin yüzüne bakabilmek ne büyük bir evlilik ruhuydu.
Bu ele karışmadaki en zorlu taraf hüsnün aşkı sürekli tutsak etmesiydi. Ben-i muhabbet kabilesindeki ululuğun kalp ülkesindeki kimyayı bulmadaki gayretinin sühanın yardımıyla mumdan gemilerle ateş denizinden geçerek ebediyet ülkesine ulaşmak için sürekli hoşrüba gibi görünenlerin zatü’s süver kalasında sürekli tutsak kalma korkusuyla hakikat sabahını görememe endişesi ve sonsuzluğa erememe ümitsizliğinin çok sık tekrar edilmesiydi. Muhabbetin iksiri hürmetin baş döndürücü çözümleri ve emniyetin verdiği kuvvetli güven duygusuyla ele karışanlar ancak bu zorluğa dayanabilirlerdi. Ve yıllar böyle akıp geldi gidiyor.
Evet aile kurmak sürekli bir okula kaydolmak demekti. Bu, yaşamboyu eğitimi devam eden yeryüzündeki tek okuldu. Bu okuldan mezun olmak yoktu. Bundandı ki ele karışmak çok zordu. Babanın ocağı annenin kucağı çocuğun sığınağı müşfik bir yuva olan aileye karışmak her bireye hem cazip geliyor hem de kaygı veriyordu.
Bu anlattıklarımız aslında bu kadar görünür değildi eskiden ama yaşanılırdı her dem. Her orta yaş birey baba ve dedelerinin yaşam macerasını hatırlarsa bunlardan pay alabilir. Çünkü onlar sadece duyguyu onaylamıyorlardı aynı zamanda davranışı da hayatlarına uyguluyorlardı bütün zorluklara rağmen ve ele kavuşmanın bütün yetersizlik ve ürküntüsüne göğüs gererek.
Bugün her şeyi fazla görünür kıldık ve görünür kıldıkca da zorlaştırdık aile oluşturmayı. Yüzümüzde olması gerekenler içimize aktı içimizde kalması gerekenler dışımıza taştı. Böylece ele karışmak zorlaştı.
Evet ele karışmak zordur. Lakin elsiz kalmak daha zordur. Bunu da zaman gösterecektir.