Danışmanlığını yaptığım bir öğrencime, tezini hazırlarken yapay zekâyı belirlediğimiz sınırların dışında kullanmaması gerektiğini söyledim. O da, “Tamam hocam, zaten kullanmıyorum.” dedi.
Ancak tezin son aşamasında yaptığım incelemede, çalışmada yapay zekâdan yoğun biçimde yararlanıldığı ortaya çıktı. Bunun nedenini sorduğumda ve bu davranışın ona duyduğum güveni sarstığını söylediğimde, “Hocam, bu sadece beyaz bir yalandı. Sizi kandırmak istemedim.” dedi.
Bunun nasıl beyaz yalan olabileceğini sorduğumda ise yeni bir iş bulduğunu, çok yoğun çalıştığını ve bu nedenle tezine yeterince zaman ayıramadığını anlattı. Bu yüzden bu yolu seçtiğini söyledi. Ardından, “Eğer bunu yapmasaydım, yüksek lisans programından atılacaktım ve üç yıllık emeğim boşa gidecekti.” diye ekledi.
Kendisine, beyaz yalanın bir çıkar elde etmek amacıyla değil; birini üzmemek, kırgınlığı önlemek veya ilişkileri korumak için söylenen yalanları ifade ettiğini anlattım. Söylediği yalanın ise kendisine açık bir menfaat sağladığını belirttim.
Buna rağmen disiplin sürecini başlatamadım. Dürüstlük ile merhamet arasında kaldım. Bir yandan akademik ilkeleri korumam gerektiğini düşünüyordum. Diğer yandan, yıllarca emek vermiş bir öğrencinin bütün birikiminin bir anda yok olma ihtimali beni rahatsız ediyordu. Bu ikilem nedeniyle bir süre kendi içimde gerilim yaşadım.
Gerilimin bir yönünde inancım ve ahlak anlayışım duruyordu. Yalan, zihnimde hiçbir zaman masum bir davranış olarak yer bulmamıştı. İnancım doğruluğu insanın temel niteliklerinden biri olarak görürken, felsefeye olan ilgim de beni benzer bir noktaya taşımıştı. Özellikle Kant’ın doğruluğu hiçbir koşula bağlı olmayan bir ödev olarak ele alması, yıllardır bana yakın gelen bir düşünceydi. Bu yüzden öğrencimin sözlerini bir kural ihlali olmanın ötesinde güven duygusuna vurulmuş bir darbe olarak görüyordum.
Gerilimin diğer yönünde ise kendi hayatıma, özellikle de öğrencilik dönemime bakıp, kendimle hesaplaşma korkusu vardı. Şimdiki bulunduğum konumda, yaşımda, olgunluk düzeyimde beyaz yalanlara kolaylıkla hayır diyerek gençlere ahlaki vaazlar verebilirken acaba gençken neler yapıyordum? Geriye dönük bir muhasebe yapmaktan çekindim. Eğer orada beni bekleyen bir karanlık varsa onunla yüzleşmekten korktum. Hatırladığım gibi temiz kalmaya devam etmesini istedim.
Öğrencime tez için ek süre alacağımızı ve hatalarımızı düzelteceğimizi söyledim. Ayrıca küçük görünen yalanların zamanla güven ilişkisini zedeleyebileceğini ve iyi niyetin her zaman yeterli bir gerekçe olamayacağını açıkladım.
İlk etapta bunları öğrencime duyduğum merhamet için mi yoksa kendi yapmış olabileceğim hataların karşılığını ödemek maksadıyla mı yaptığıma karar veremedim. Lakin zamanla meselenin ne merhamet ne de iç hesaplaşma olmadığını anladım. Çünkü insan bazen bir davranışı affetmez fakat o davranışın insanı bütünüyle tanımlamasına da razı olmaz. Asıl mesele, kimsenin zarar görmediği bir aşamada yanlış yapan gencecik bir insana ikinci bir şans verebilmekti.
Bu durum ahlak ve merhamet ikileminin ötesinde şefkat ile ilgili bir durumdu. Hayatının baharında sıkıştığı yaşam mücadelesinin içinde bir genci korumak, kollamak ve ona rehberlik etmekti. Konu şefkat üzerinden tatlıya bağlansa ve tez olması gerektiği gibi hazırlansa da artık öğrencimin teslim ettiği her dosyayı iki defa kontrol ediyorum. Galiba ne merhamet ne de şefkat sarsılan güven duygusunu ilk haline getiremiyor.