Email
Twitter
WhatsApp
İnstagram

İyiliğe Karşı Olan Her Şeye MUHALİF !

İLETİŞİM

İyiliğe Karşı Olan Her Şeye MUHALİF!

İyiliğe Karşı Olan Her Şeye MUHALİF !

İnsan ve Fermuar

İnsan ve Fermuar

Kaldı mı içimizde çocuk merakı?

Çocukken bir fermuarı yalnızca açıp kapatmazdık.

Aynı küçük sürgünün yukarı giderken iki tarafı birleştirip aşağı inerken nasıl ayırdığını da merak ederdik. “İçinde ne var?”, “Dişler birbirini nasıl tutuyor?”, “Ters çekersem ne olur?” Çocukken bizim için bir sürü eşya, mekân kullanılacak bir şeyden önce çözülmeyi bekleyen küçük bir sırdı. Sadece fermuar değil, girilmesi yasak olan misafir odası da sırlarla dolu bir dünyaydı.

Çocukken, her çocuk gibi elbette, sırrı keşfetme gayesiyle evde içini açmadığım, kurcalamadığım saat, radyo vb. kalmadı.

Meramım nostalji değil, bilakis çocuk cesareti.

Gözüpeklikten bahsetmiyorum.

Çocuk bilmediğini saklamaz. Bilmediği şeyin çevresinde dolaşır, dokunur, kurcalar, bazen bozar. Yetişkinlerin “Elleme”, “Öyle işte”, “Büyüyünce anlarsın” dediği yerde bile cesaretini bir süre daha taşır. Sonra hayat ona yalnızca cevapları değil, bazı sorulardan vazgeçmeyi de öğretir.

Belki büyürken kaybettiğimiz ilk şey bilgisizliğimiz değil, bilgisizliğimizin üzerine gitme cesaretimizdi.

Bu yazıyı ne cesareti övmek ne de cehaleti yermek için yazmadım. Tam tersine, bilmenin en dürüst başlangıcının kendi sınırımızı fark etmek olduğuna inanıyorum. Mesele her şeyi bilmek değil; neyi gerçekten bildiğimizi, neyi yalnızca tekrar ettiğimizi ve hangi cevaplara düşünmeden yaslandığımızı ayırt edebilmek. Çünkü merak, bilgisizliğimizden utanmadığımız yerde yeniden başlıyor.

Merak derken kastım apartmana kim girmiş, komşuya kimler kimler gelmiş merakı değil.

Geçenlerde muziplik olsun diye “bilgiç” bir arkadaşıma fermuarın nasıl çalıştığını sordum. “İki tarafta dişler var,” dedi. Sürgüyü yukarı çekti, dişler birleşti; aşağı çekti, ayrıldı. “Peki aynı parça bunu nasıl yapıyor?” diye sordu. Soruyu ben sormuştum ama cevabı biliyormuşum gibi bekliyordum. Ben de sustum.

Üç saniye öylece kala kaldık. Masadaki çay kaşığı cama vuran ışıkla parladı. Otuz yıldır fermuarını her zaman açıp kapatan bir adam, ilk kez montuyla arasındaki mesafeyi görüyordu.

Sessizleştik.

Sessizlik demişken İbn Arabi sessizliği yalnızca sözün kesilmesi değil, sözün yerini bulması için açılan bir alan olarak düşünür, bende buna katılırım. O üç sessiz saniye ne arkadaşımın ne de benim bilgisizliğimiz değildi yalnızca; uzun zamandır verdiğimiz ilk dürüst cevaptı. Bilmiyorduk işte.

Asıl tuhaf olan fermuarın mekanizmasını, icadının hikayesini bilmememiz değildi. Bunca yıl bildiğimizi sanmış olmamızdı.

Bilmediğini bilmeyen yalnızca biz değildik elbette. Bir deneysel araştırmada iki psikolog, insanların önüne fermuar, sifon ve kilit gibi gündelik nesneler koyar. Katılımcılardan önce ne kadar bildiklerini puanlamaları, sonra mekanizmayı adım adım anlatmaları istenir. Sonuçta kalemler yavaşlar, cümleler yarıda kalır ve puanlar düşer. Yeni bir şey öğrenmemişlerdi; yalnızca bilgilerini sınamışlardı. Bunu zaman zaman ben de derslerimde denerim. Gençlerden bisiklet çizmelerini isterim. Sonuç bu deneysel çalışmayla neredeyse birebir aynı.

Mevlana’nın karanlık odasında da benzer bir sınav vardır. Daha önce fil görmemiş insanlar içeriye teker teker girer. Biri hortuma dokunup hayvanın boruya, diğeri kulağını yoklayıp yelpazeye, bir başkası bacağını tutup sütuna benzediğini söyler. Hiçbiri bütünüyle yanlış değildir; yine de hepsi fili yanlış bilir. Çünkü ellerine gelen parçaya bütün adına konuşma yetkisi verirler. İbn Arabi de her yetinin kendi sınırıyla perdelendiğini, buna rağmen bütüne ehil olduğunu sanabildiğini söyler.

Cehaleti çoğunlukla boş bir raf gibi düşünüyoruz: Bilgi gelince dolacak, eksikliği kolayca görülecek. Oysa daha sinsi olan, rafın uzaktan dolu görünmesi. Aşinalığı kavrayış sanıyoruz. Bir şeyi her gün kullanınca onun nasıl çalıştığını da bildiğimiz hissine kapılıyoruz.

Bu sadece bugüne özel bir durum değil, sanki hep vardı ve insanla birlikte devam edecek bir sabit, katılımsal bir mevzu gibi görünüyor.

İnsanda gömülü sabitler yani İbn Arabi düşüncesinde a‘yan-ı sabite, henüz zaman ve mekânda görünmeyen, ilahi bilgide sabit olan hakikatlerin adıdır. “Sabit”, donmuşluk değil zamana bağlı olmayış demek. Fakat insan bu hakikatleri çıplak halleriyle göremez; onları kendi istidadında, yani görme, anlama ve seçme kapasitesinde beliren suretleriyle tanır. İbn Arabi’nin bunun için kullandığı en canlı imge aynadır.

Ayna yüzü değiştirmez, fakat yüzün bize geliş biçimini değiştirir. Uzun aynada suret uzar; dalgalı suya baktığımızda yüzümüz de dalgalanır. Değişen hakikat değil, onun bizde aldığı görünüş olabilir. Yine de çoğu zaman aynadaki sureti nesnenin kendisi sanırız. Bir düşünce bize tanıdık bir biçimde geldiğinde onu hakikat, başka bir aynada göründüğünde ötekinin yanılgısı sayarız.

Tecelli, potansiyelin belirli bir zaman, yer ve ilişkide görünür olmasıdır. Adaletin özü zamansız bir ölçü (sabite) olabilir; ama bir mahkeme kararında, aile kavgasında ya da siyasi tercihte aldığı görünüş değişir. Aynı sadakat vefaya da kör itaate, aynı rıza bilinçli kabule de sessiz teslimiyete dönüşebilir. Temel imkân doğru davranışı garanti etmez; onu nasıl taşıdığımız belirleyicidir.

Merakı ve tatbiki meraksızlığı ayrı bir a‘yan-ı sabite saymak yerine, bilme kapasitesi ile seçme gücünün bilinmeyene yönelişi olarak görebiliriz. Bilmek temel imkân, öğrenmek onun tecellisi, merak ise aynayı temiz tutan harekettir. Bu nedenle kanaatimce meraksızlıktan beslenen cehalet ayrı bir öz değil; bilme imkânının üstüne kapanan ve bazen bilerek kapalı tutulan bir kapaktır.

Merak, bilmediğimiz şeyle aramızdaki fermuarı aralayan eldir.

Ne dersiniz? Belki de insanın ilk fermuarı da yasak ağacın kabuğuydu. “Dokunma” denilen şeyin ardında ne vardı? Sırf meraktan dolayı cennetten kovulmadık mı? Belki de tam olarak değil. Tevrat’ın Yaratılış anlatısında ağaç bilgelik arzusuyla ilişkili; Kur’an’da ise şeytan Adem’e ölümsüzlük ağacını ve son bulmayacak bir hükümranlığı vaat eder. Kur’an merakı suçun adı yapmaz; unutma, arzu, ayartılma ve sınırı aşma iç içedir. Üstelik daha önce Adem’e isimlerin öğretildiğini söyler.

Uzatmayayım, bilmek günah değil, insanın kurucu imkanıdır.

Bu bakışa göre insanı cennetten çıkaran yalnızca soru sorması değil, merakın ölümsüzlük ve iktidar vaadiyle birleşmesi; cevabın kaynağını sınamadan yanıltıcı bir kesinliğe teslim olmasıdır. Merak fermuarı açar, fakat öte tarafta ne yapacağımızı belirlemez. Bu kıssa hata kadar öğrenmeyi, pişmanlığı ve dönüşü de anlatır. Belki kapıyı merak araladı; insanlık, yanıldıktan sonra öğrenebilme kapasitesiyle devam ederek terk ettiği evine dönmeye çalışıyor.

Mesele merak etmek değil, merakımızı hangi vaadin ve hangi cevabın yönettiğidir.

Çocuk bu fermuarı durmadan açar. Okul ise onun elini güçlendirebilir de sürgüden çekebilir de. Soru sormanın dersi geciktirdiği, doğru cevabın düşünme yolundan daha değerli sayıldığı, yanılmanın öğrenme değil başarısızlık kabul edildiği yerde merak usulca geri çekilir. Çocuk bir süre sonra neyi merak ettiğini değil, öğretmenin hangi cevabı beklediğini düşünmeye başlar.

Okul deyince önce neden dersin anlatıldığı sonra öğrenciye anlatılanlar hakkında sorular sorulduğu sıralamasının yanlışlığına rağmen neden hala devam ettiğini merak ediyorum. Oysaki sıralamada soru önce olmalı, değil mi?

Soru efsanedir, başlatır ve bitirir. Soru cevaptan daha mühimdir. Mevlana’nın hikayesinde kayığında bir dilbilgisi alimi, denizciye okuyup okumadığını sorar. “Hayır,” cevabını alınca adamın ömrünün yarısının boşa gittiğini söyler. Yolun ortasında fırtına çıkar. Bu kez denizci âlime yüzme bilip bilmediğini sorar. Âlim bilmez. “Öyleyse bütün ömrün boşa gidecek,” der denizci; çünkü kayık batmaktadır.

Alim soru sormuştur, ama merak etmemiştir. Sorusu bir kapı değil, cetveldir; karşısındakini anlamak yerine ölçer. Denizcinin suyu nasıl okuduğunu, rüzgârın yönünü nasıl sezdiğini, kendisinin ondan ne öğrenebileceğini hiç düşünmez. Bazen merakı kaybetmek soru sormayı bırakmak değil, cevabın bizi değiştirmesine izin vermemektir.

Oysa merak eğitilebilir ve korunabilirdir. İlkokul çocuklarıyla yapılan yakın tarihli deneysel bir çalışma, merakı besleyen öğretimin yalnızca soru sorma isteğini değil, bilgiyi hatırlamayı ve fen başarısını da artırdığını gösteriyor. Demek ki sorun eğitim değil; müfredatı anlamanın önüne, cevabı sorunun önüne, itaati araştırmanın önüne koyan eğitim anlayışıdır.

Başka bir akşam, yıllardır gittiğim bir yere gidiyorum, navigasyon kavşakta kapandı. Kırmızı tenteli bakkalı ve iki çınarı daha önce görmüştüm ama hangi yöne döneceğimi bilemedim. Bir kurye yolu tarif etti. Sokağı yüzlerce kez izlemiş, haritasını hiç kurmamıştım. Aklıma çölde park görevlileri, ekrandaki çizgiye fazla güvenip kapanmış patikalara sapan, yakıtı ya da suyu biten, bazıları geri dönemeyen turistler için kendi aralarında bir ad kullanmaya başladığı vaka geldi. Benimki bir sokak arası, bir kurye ve on dakikaydı. Aynı hareketin küçük ucu.

Takip etmekle öğrenmek aynı zihinsel hareket değildi.

Telefonlar bizi aptallaştıran küçük kutular değil; hafızamızı ve dikkatimizi başka işler için serbest bırakıyorlar. Sorun, bir şeyi araca bırakmak değil, bıraktığımız yeteneğe hiç dönmemek. Kullanılmayan kapasite daralıyor; bugünün kolaylığı yarının kendi başımıza yapamadığımız işine dönüşebiliyor. İki bin yıl önce bir kral, yazıyı armağan eden tanrıya teşekkür etmemişti: bu buluşun belleği güçlendirmeyeceğini, insanların artık içeriden hatırlamak yerine dışarıdaki işaretlere güveneceğini söylemişti. Elimize geçen hafıza değil, hafızanın hatırlatıcısı. İtiraz eskidi, tarif tazeliğini korudu. Rehberdeki satır da bir hatırlatıcıydı. Yalnızca bu kadarını yaptığını unutmuştum.

Meraksızlığın sonu dipsiz kuyu. Meraksızlıktan mesela, yargımızı da başkalarına bırakabiliyoruz: Siyasetçilere, bilim insanlarına, ekranda kendinden emin konuşanlara... Bir siyasetçi bir krizi doğru okuduğunda her konuda isabetli, bir bilim insanı kendi alanında başarılı olduğunda her cümlesi bilimsel sanılıyor. Başarı ait olduğu alandan taşıyor; uzmanlığı sağduyuyla, hitabeti hakikatle karıştırıyoruz. Buna “bilgi halesi” diyebiliriz. Bu yanılgı yalnızca hayranlıktan doğmuyor. Belirsizlik yorucu. “O bilir” dediğimizde kararı ve yanılma ihtimalini de ona bırakıyoruz. Bazen peşine düştüğümüz şey insan değil, onun verdiği kesinlik duygusu oluyor.

Bazen bilmediğimizi seziyor, yine de öğrenmek istemiyoruz. Çünkü öğrenmek masraflı: Zaman ve dikkat ister; sevdiğimiz bir kişiden, savunduğumuz fikirden veya rahat bir alışkanlıktan vazgeçmeye zorlayabilir. Bilgi zihni doldurmakla kalmaz, sorumluluk da yükler. Cehalet bu yüzden bazen eksiklik değil, korunmuş bir konfor alanıdır. Sokratik tavırdaki “bilmiyorum” bundan farklıdır. Orada insan bilmediğinin farkındadır ve kapıyı açık tutar. Öğrenmekten kaçınan kişi ise kapının arkasında bir şey bulunduğunu sezer ama anahtarı çevirmemeyi seçer. İlki cehaleti görünür kılarak öğrenme kapasitesini genişletir; ikincisi cehaleti koruyarak daraltır.

Bilmediğini bilmek, bilmemeyi istemek değildir.

Fermuarın yaşattığı sessizlik bile iki yere açılabilir. “Bilmiyorum, bir bakayım,” dediğimizde bilme potansiyeli meraka dönüşür. “Bunu bilmenin ne önemi var?” dediğimizde öğrenmeye kapıyı kapatırız. Aynı insan, aynı fermuar, aynı soru... Değişen, bilginin kendisinden önce ona doğru dönme isteğimizdir.

Mevlana’nın bir başka hikayesinde yolcu bir derviş geceyi bir tekkede geçirir. Öteki dervişler onun eşeğini gizlice satar, parasıyla sofra kurarlar. Yemekten sonra sema başlar; müzisyenler “Eşek gitti!” diye söyleyince eşeğin sahibi de coşkuya kapılıp nakarata herkesten yüksek sesle katılır. Sabah ahıra indiğinde hayvan yoktur. Uşak onu uyarmaya çalıştığını, fakat türküyü ötekilerden daha hararetli söylediği için rızası olduğunu sandığını anlatır.

Bu derviş gibi, çoğumuz kendi kaybının şarkısını kendisi söylemeye devam ediyor.

Nasıl mı?

Siyaset de, eğitim de, çalışma hayatı da böyle bir sema kurabilir. Kesin konuşmak güç, “bilmiyorum” demek zayıflık; soru sormak sadakatsizlik, fikir değiştirmek ihanet sayıldığında insan gerçeği değil tarafının nakaratını arar. “Bu iddia doğru mu?” sorusunun yerini “Bizimkiler ne diyor?” alır. Merak karşı tarafa açılan pencere olmaktan çıkar, kimlik duvarına çarpar. Cehalet bu yüzden yalnızca bilme biçimimizi değil, değerlerimizin görünüşünü de değiştirir. Vefa geçmişteki iyiliği hatırlamak yerine bugünkü yanlışı savunmaya, sadakat ilişkiyi korumak yerine her söze boyun eğmeye dönüşebilir. Adalet ise herkes için geçerli bir ölçü olmaktan çıkıp “bizimkilere başka, ötekilere başka” işleyen bir terazinin adına dönüşür.

Hatırlayın ne demişti sokaktaki dayı: Birazda bizimkiler alsın!

Bir insanın çok şey bilmesi, her şeyi bildiği anlamına gelmez.

Bu cümle “Kimseye güvenmeyelim” demek değil. Bilgi farkları gerçektir: Kalp ameliyatında cerrahın, deprem hesabında mühendisin, salgında epidemiyoloğun bilgisi benim kanaatimden ağırdır. Başkalarının uzmanlığına güvenmeden hayat kuramayız. Ama uzmanlık sınırlı bir yetkidir; insanüstülük belgesi ya da başka alanlar için açık çek değildir.

İbn Arabi, meleklerin Adem’e baktığı sahneyi bilginin sınırı üzerinden okur. Kıssaya göre melekler insandaki çelişkileri görür ve onu kendi yetilerinin el verdiği kadarıyla değerlendirir. Adem’e isimler öğretildiğinde ise ilk doğru cümleleri yeni bir iddia değil, bir sınır itirafıdır: “Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur.” Bilginin olgun hali bazen sözü büyütmek değil, hangi noktadan sonra konuşamayacağını bilmektir.

Gerçekten bilen insanı bazen cevabından çok, “Buraya kadar biliyorum” diyebildiği yerden tanırız.

Bu kapasite hiç değişmeyen bir kap değildir. Sordukça, denedikçe ve yanıldıkça genişler; devrettikçe ve kaçındıkça daralır. Bir kez öğrenmemek sıradan bir eksikliktir. Öğrenmemeyi tekrarlamak ise alışkanlığa, sonra kendisini yeniden üreten bir cehalet düzenine dönüşür. Birini dinlerken birkaç küçük soru sorabiliriz: Bu kişi hangi konuda yetkin? Söylediğini neye dayandırıyor? Karşı kanıtla fikrini değiştirebilir mi? “Bilmiyorum” diyebiliyor mu? Ve daha zoru: Ben gerçekten öğrenmek istiyor muyum, yoksa bilginin benden isteyeceği değişiklikten mi kaçıyorum?

Bu sorular güvensizlik çağrısı değil, güveni dürüst bir yere koyma çabası. Navigasyon açıkken aynı yoldan yüz kez geçip yolu öğrenmeyebiliriz. Bir liderin veya düşünürün cümlelerini yüz kez tekrarlayıp kendi yargımızı yine kurmamış olabiliriz.

Tekrar harita, yakınlık da bilgi değildir.

Ertesi sabah montumu giyip fermuarda sürgüyü göğsümün ortasında durdurdum. Altta dişler birleşmiş, üstte iki kumaş şeridi ayrılmıştı. Y biçimli kanalın bir yönde dişleri sıkıştırıp ötekinde ayırdığını okumuştum. Açıklamayı tekrarlarken yine duraksadım. Fakat bu kez sessizlik öncekiyle aynı değildi. İbn Arabi’nin hayret dediği şey, cevabın yokluğundan çok cevabın sınırının görünmesiydi. Fermuar elimdeydi; kullanabiliyor, hâlâ tam açıklayamıyordum. Sonra çocukken eşyaların içini merak eden, kurcalayan halimi ve yıllardır dinlediğim insanları düşündüm. Onları mı biliyordum, yoksa yalnızca izledikleri yolu mu takip ediyordum? Onların kesinliği içinde bilmemeyi mi seçiyordum?

Belki asıl soru şuydu: “O ne kadar biliyor?” değil, “Onun yanında hala düşünüp merak ediyor, hatta hayrete düşebiliyor muyum?”

 

Ne dersiniz?

Güncellenme Tarihi
  • 30 Ağustos 2026, 00:32
Yazının Adı
İnsan ve Fermuar