Email
Twitter
WhatsApp
İnstagram

İyiliğe Karşı Olan Her Şeye MUHALİF !

İLETİŞİM

İyiliğe Karşı Olan Her Şeye MUHALİF!

İyiliğe Karşı Olan Her Şeye MUHALİF !

İnsan ve Ponzi

İnsan ve Ponzi

Bir toplantı düşünün. İşe yeni başlayan genç bir çalışan fikrini anlatırken yönetici sözünü kesiyor: “Sen bunlara fazla kafa yorma.” Masada birkaç gülümseme oluyor, ardından kısa bir sessizlik, sonra toplantı devam ediyor. İlk kez duyanın yüzü geriliyor; yıllardır orada olan biri gözünü önündeki kâğıda indiriyor. Çıkışta yeni gelene açıklama yapılıyor: “Takılma, onun konuşması böyledir.” Aylar sonra başka bir yeni çalışan itiraz ettiğinde, ona aynı açıklamayı yapan kişi belki de ilk toplantıda yüzü gerilen o genç oluyor. Bu sahnede asıl merak etmemiz gereken şey yöneticinin dili değil. Merak etmemiz gereken, genç çalışanın üç ayda neye alıştığı. Bir sesin yüksekliğine mi, yoksa insanlara nasıl davranılabileceğine mi?

Aristo’nun ahlak üzerine söylediği en sade ama en rahatsız edici şeylerden biri, erdemin doğuştan gelmeyip tekrarla edinildiğidir. Yunancada karakter anlamındaki êthos, alışkanlık anlamındaki éthos ile akrabadır. Adil davranarak adil, cesur davranarak cesur olabiliriz yani. Madalyonun öbür yüzü de aynı yasaya bağlıdır: susarak suskun, göz yumarak kör oluruz. Alışmak, ahlakın dışında kalan masum bir uyum değildir. Ahlakın bizzat yapıldığı atölyedir.

Hemen bir ayrım yapayım, çünkü alışmak aynı zamanda hayatta kalmanın imkânıdır. Her sabah aynı güçlük karşısında ilk günkü kadar sarsılsaydık çalışmak, çocuk büyütmek, hastalıkla yaşamak mümkün olmazdı. Sürekli aşağılanan birinin artık şaşırmaması, aşağılanmayı doğru bulduğunu göstermez. Yüzdeki sakinlikten vicdan hakkında hüküm çıkarmak, dışarıdan bakanın kolaycılığıdır. Bu yüzden şu eşikleri ayırt etmeliyiz: katlanmak, olağan görmek, haklı bulmak ve başkasına uygulamak. Zor olan hem eşiği hem fark etmek hem de bir eşiği ne zaman geçtiğimizi fark etmektir. Hele geçerken kendimize makul bir açıklama hazırlamışsak tadına doyum olmaz.

Alışmanın nasıl işlediğini aslında hepimiz biliriz. İlk duyduğumuzda tüylerimizi ürperten bir haksızlık, üçüncüsünde gündelik bir pürüze, beşincisinde düzenin kaçınılmaz bir parçasına dönüşür. Hakaret “onun huyu”, kayırma “işlerin yürüyüşü”, adaletsizlik “hayatın acı gerçeği” adını alır. Yeni isimler eskilerinden daha yumuşaktır, çünkü artık bizden bir şey yapmamızı istemezler. Psikolojide buna alışma denir: Sinir sistemi, tekrar eden ve tehlikesiz olduğuna karar verdiği uyarana tepki vermeyi bırakır. Bedenin bu akıllı tasarrufu, ahlaki hayatta pahalıya patlayabilir. Çünkü şaşırma yeteneğini yitiren insan, itiraz etme yeteneğini de yitirmeye başlar.

O açıklamaları hazırlayan bir mahkememiz var içimizde ve dünyanın en hızlı çalışan mahkemesi odur. Ben bağırdıysam yorgunumdur; o bağırdıysa zaten geçimsizdir. Ben tanıdığıma kapı araladıysam vefa göstermişimdir; başkası yapınca liyakat nutkum hazırdır. Psikologlar buna “temel atıf hatası” diyor: başkasının davranışını karakterine, kendi davranışımızı koşullara bağlama eğilimi yani (iğneyi de çuvaldızını da başkasına batırma durumu). Kendi niyetimizi içeriden, başkasının davranışını dışarıdan görüyoruz. Kendi korkumuzun bütün ayrıntılarını biliyor, karşımızdakinin korkusunu öğrenmeye vakit ayırmıyoruz. Bu hesabın dışında olduğumu söyleyemem. Ama bir davranışın nasıl ortaya çıktığını anlamak, bizi sonuçlarını üstlenmekten muaf tutmaz. Yorgunluğumun gerçek olması, incittiğim insanın kırgınlığını hükümsüz bırakmaz.

Bu mahkemenin en sevdiği karar ertelemedir. Gardıropların arka köşesinde etiketi koparılmamış bir ceket, rafta “vakit bulunca” okunacak bir kitap, bir gün misafire çıkarılacak porselen takım durur. Bir filozof, biz yaşamaya hazırlanırken hayatın geçip gittiğini yazmıştı. İki bin yıl sonra evlerimiz hâlâ hiç gelmeyen bir geleceğin deposu. Aynı şeyi kendi ölçülerimizle de yaparız: “Borç bitsin, çocuk büyüsün, kadro gelsin; o zaman daha açık konuşurum.” Gelecekteki kendimize bugünkü tavizleri düzeltecek kadar zaman ve cesaret ayırırız. Sanki yıllarca susturduğumuz ses, günü gelince hiç kısılmamış gibi çıkacaktır. Elbette borcunu düşünen herkese korkak denemez. Güvencesizlik içindeki insandan her gün kahramanlık beklemek, bedelini başkasına ödettiğimiz rahat bir ahlakçılıktır. Mesele, zorunluluğun zamanla nasıl gerekçeye dönüştüğüdür. “İtiraz edemiyorum” derken yapılanın yanlış olduğunu hâlâ biliriz. “Zaten başka türlü olmaz” dediğimizde ise düzenin sözcülüğüne geçmişizdir. Bir gün bizden daha güçsüz biri itiraz ettiğinde onu susturacak cümle de böyle hazırlanır.

Burada herkesin sessizliği aynı terazide tartılamaz. İşini kaybetme korkusuyla susan çalışanın sessizliği bir hayatta kalma stratejisidir. Başkalarının işine karar veren yöneticinin “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” sessizliği ise bir tercihtir. Müdahale imkânı büyüdükçe susmanın hesabı da büyür. Güçlü olanın, seçenekleri gerçekten daraltılmış insanın korkusuna sığınması ayrıca düşünülmeyi hak ediyor. Yalnızca bireysel cesareti yüceltmek de yetmez; itiraz edenin korunmadığı bir yerde herkese konuşmayı öğütlemek kolaydır. Şikâyetin cezaya dönüşmeyeceği, insanların birlikte söz alabileceği yollar gerekir. Birinin merhametine bağlı adalet, o kişinin canının sıkıldığı gün ortadan kalkar.

İçimizdeki mahkeme kendi davasını kapatınca dışarıdan da aynı kararı bekler. Aile sofrasında ya da toplantı odasında tanıdık çağrı yükselir: “Büyüklük sende kalsın.” İlginçtir, büyüklük hep kırılandan istenir. Kırana ise bir dahaki sefere biraz dikkat etmesi yönünde, bağlayıcılığı düşük bir temenni düşer. Oysa insan, öfkesinin hayatını yönetmesini istemeyebilir ama yaşadığının tanınmasını bekler. Affetmek, yeniden güvenmek ve ilişkiyi sürdürmek ayrı kararlardır. Bunların takvimini dışarıdan belirlemeye kalktığımızda, başkasının yarası üzerinde de söz sahibi olmak isteriz. Özür ve telafi konuşulmadan hızlandırılan af, sorumluluğun üzerinden atlamanın kestirme yoludur. Huzur adına kapatılan mesele, bedelini ödeyenin içinde açık kalır. Affetme çağrısını yapan herkes kötülüğü koruduğunun farkında değildir. Çoğu zaman ailenin dağılmasından, işyerindeki gerginliğin büyümesinden korkar. Fakat iyi niyetle araya girmek, adaletsiz bir beklentiyi adil kılmaz. Uzlaşmanın bütün masrafı zaten incinmiş olana çıkarılıyorsa, sağlanan huzurun kime ait olduğunu sormak gerekir. Bazen birlikte kalmanın yolu, rahatsız edici gerçeğin de aynı masada oturmasına izin vermekten geçer.

Sonra tuhaf bir yer değiştirme olur. Sorun sayılan davranış geri çekilir, onu gündemde tutan kişi sorun hâline gelir: “Herkes alıştı, bir sen alışamadın.” Demek ki sayısal çoğunluk ahlaki doğruluk belgesi de düzenleyebiliyor. Bir siyaset bilimci buna “suskunluk sarmalı” adını vermişti: Yalnız kalmaktan korkan insan, azınlıkta olduğunu sandığı görüşü dile getirmez; her susuş o görüşü daha nadir gösterir, bu da bir sonrakini daha çok susturur. İşin tuhafı, o masadaki herkes içinden rahatsız olabilir ama herkes ötekilerin kabullendiğini sanır. “Herkes alıştı” çoğu zaman bir gerçek değil, karşılıklı bir yanılgıdır. Bu yanılgı en çok kurumlarda kök salar. Duvardaki değerler bildirgesinde “saygı” kelimesi çerçeve içinde pek güzel durur, ama toplantıda birinin cümlesini tamamlamasına yetecek yer bulamayabilir. Bir kurumun ahlakını anlamak için duvarına değil, sözü kesilene bakmak yeter.

Suskunluğun bedeli bazen bir toplantı odasından taşar, bütün bir toplumun cebine kesilir. Çiftlik Bank’tan kripto para borsalarına uzanan hepimizi dehşete düşüren haberleri hatırlayın. Hiçbiri gökten düşmedi; vaat edilen kazancın aklın sınırlarını zorladığını görenler hep vardı. Ama çark dönerken konuşan, “kazananın arkasından konuşan kıskanç” ilan edildi. Kazananlar kazandıkları için sustu, kaybedenlerin çoğu da utandığı için sesini kısık tuttu. Saadet zincirleri tam da bu iki suskunluğun üzerine kurulurmuş: erken girenin keyfi, geç kalanın mahcubiyeti. Bu yalnızca bize özgü değil elbette. Madoff’un dolandırıcılığını yıllar önce hesaplayıp ABD’nin piyasa düzenleyicisine defalarca bildiren Markopolos da ciddiye alınmamıştı. Fark şurada: İtirazın korunduğu, hesabın sonuna kadar sorulduğu yerlerde vurgun bir skandal olarak hafızaya kazınır. Konuşmanın pahalı, unutmanın ucuz olduğu yerlerde ise her vurgun bir öncekinden daha az şaşırtır. Biri patlar, birkaç gün konuşulur, sonra yerini yenisine bırakır. Alışmanın ahlakı en çok burada can yakar. “Bu ülkede böyle şeyler olur” diyerek kendimizi teselli ettiğimiz anda, bir sonrakinin önünü de açmış mı oluruz?

Benzer bir mesafeyi ekranla da kuruyoruz. Sabah kahvesiyle kaydırılan ekranda bir saniye uzak bir felaket, ertesi saniye gurme bir tabak geçiyor ve ikisine de aynı yüzle bakıyoruz. Vicdan, sürekli bildirim alan bir telefona benziyor: O kadar sık çalıyor ki bir noktada sessize alıyoruz. Her acıya yetişememek anlaşılır, dikkatimizin bir sınırı var. Ama burada Karamazov Kardeşler’deki doktorunun itirafı aklıma geliyor: İnsanlığı ne kadar çok seviyorsa, tek tek insanlara o kadar az tahammül edebiliyormuş. Soyut insanlık bizden pek bir şey istemez. Yan masadaki arkadaş ise sözünü bitirmek, emeğinin karşılığını almak, gerektiğinde bize itiraz etmek ister. Sosyal medyada empati bayrağı taşıyan dikkatimiz, apartmanda günlerdir görmediğimiz yaşlı komşunun yokluğunu fark etmeyebilir. İnsanı sevdiğimize dair kanaatimiz en çok yakında sınanır.

Peki itiraz edene neden bu kadar öfkeleniyoruz? Farkı kucaklamayı öğütleyen bir çağda farklı düşüneni dışlamak, ilk bakışta bir çelişki gibi görünür. Oysa öfkemiz çoğu zaman onun söylediğine değil, bize hatırlattığına yöneliktir.  Bazılarının “bilişsel çelişki” dediği rahatsızlık tam burada devreye girer: Yıllardır alıştığımız bir şeyin yanlış olduğunu kabul etmek, o yıllar boyunca neye göz yumduğumuzu da kabul etmektir. Bunu yapmaktansa itiraz edeni susturmak çok daha ucuzdur. Psikologların “kara koyun etkisi” dediği şey de bunu gösterir: Grubun içinden yükselen aykırı ses, dışarıdaki rakipten bile daha sert yargılanır. Çünkü dışarıdaki bize yabancıdır; içerideki ise bir aynaya dönüşmüştür. Bir kitaptaki kasabanın kaplıca suyunun zehirli olduğunu söyleyen doktorun başına gelen de budur: Kasaba suyu temizlemek yerine doktoru halk düşmanı ilan ederler. Oysa doğada her şeyin birbirine benzediği yer bir çukurdur. Su akışını yitirdiği yerde durgunlaşır, dipte çamur birikir, bütün renkler aynı bulanık tona çalar. Hayat, farklı akıntıların karşılaştığı yamaçlarda sürer. Atalarımız boşuna “akmayan su kokar” dememiş. Herkesin aynı şeyi söylediği, kimsenin kimseyi rahatsız etmediği bir oda huzurlu görünebilir; ama orada artık hiçbir şey akmıyordur. Farklı düşüneni dışarıda bırakan topluluk kendini korumuyor, kendi çukurunu kazıyor. Çukurun dibindekiler de çoğu zaman orada olduklarını en son fark edenlerdir.

Alışmanın asıl tehlikesi, kendi payımızı görünmez kılmasındadır. Önce duymazdan geliriz, sonra açıklama yaparız, sonunda aynı sözü kendimiz kurarız. Ama bu geçiş kader değildir; insan öğrendiği dili değiştirebilir. Belki küçük bir ayna yeter. “Onun huyu böyle”, “İşler böyle yürüyor”, “Uzatmanın âlemi yok” cümlelerinden birini kurmak üzereyken bir an durup sormak: Bu cümle kimi rahatlatıyor, bedelini kim ödüyor? “Ben de zor zamanlardan geçtim” dedikten sonra, o zorluğu şimdi kime taşıttığımızı düşünmek. Bir hatayı kabul etmek geçmişi silmez, ama tekrarını önleyecek sorumluluğu başlatır. Kestiğimiz sözü sahibine geri vermek, haksız aldığımız payı düzeltmek, kırdığımız kişiyi meseleyi kapatmasını istemeden dinlemek bunun yollarıdır. Bunlar küçük işler. Ama düzen de zaten küçük tekrarlarla sürüyor ve tekrarlar değişebilir.

Toplantıdaki genç çalışanı yeniden düşünüyorum. Aynı cümleyi duyduğunda artık yüzü gerilmiyor olabilir. İçinde ne olduğunu bilmiyoruz; belki korkuyor, belki fırsat kolluyor, belki gerçekten alıştı. Ama bir gün yeni gelen arkadaşına “Onun konuşması böyledir” demek üzereyken durabilir. Yöneticiye dönüp “Arkadaşımız fikrini tamamlasın” diyebilir. Yapılan bazı sosyolojik deneylere göre grupta tek bir kişinin bile farklı konuşmasının ötekileri çoğunluğa uymaktan kurtarabilir. O cümle, masadaki başka susuşların da çözülmesi için açılan bir kapıdır. Bunu söylediği gün, yıllardır alıştığı odada kendisine de yeni bir yer açacak.

Peki ya biz?

Alıştığımız bu hayat, bizi nasıl bir insana alıştırıyor?

Güncellenme Tarihi
  • 25 Ekim 2026, 09:06
Yazının Adı
İnsan ve Ponzi


Önceki
Manivela Etkisi