Email
Twitter
WhatsApp
İnstagram

İyiliğe Karşı Olan Her Şeye MUHALİF !

İLETİŞİM

İyiliğe Karşı Olan Her Şeye MUHALİF!

İyiliğe Karşı Olan Her Şeye MUHALİF !

İnsan ve Yaşam Gustoluğu

İnsan ve Yaşam Gustoluğu

Bu hafta duygular özellikle unutulan duygular (ar, haya, ayıp, utanç ve türleri, merhamet, mahabbet, şükran, vifak…) konusunu işlemek istedim. Çok duygu sağanaklı haftanın takibinde bu kaçınılmaz oldu, yazarak hafiflemek, sadece yemek değil yaşam ve duygu gustosu olabilmek adına.

Yaşamın da duygunun da gustosu olmak, dünyadan yalnız geçmemek; onu incelikle tatmak, acının tuzunu, sevincin buharını, suskunluğun derinliğini ve karşılaşmanın mahcubiyetini aynı sofrada duyabilmektir. Bu, pahalı zevklerin değil, varoluşa gösterilen zarif dikkatin adıdır: Bir bakışın kırılabileceğini bilmek, bir kelimenin insanın içinde yıllarca yankılanabileceğini sezmek, kalabalıkta kendi gölgesini küçültüp başkasına yer açabilmektir. Gusto burada bir süs değil, ahlaki bir duyarlık halidir; insanın dünyayı tüketilecek bir nesne değil, incitilmeden dokunulacak bir emanet gibi görmesidir. Yaşamın gustosu ritmi kaçırmamak ise duygunun gustosu da kalbin her kabarmasını hakikat sanmadan, her sızısını da zayıflık bilmeden taşıyabilmektir. Medeniyet belki de tam burada başlar: İnsanın hem kendi içindeki fırtınaya hem de başkasının sessiz yağmuruna nezaketle bakabildiği yerde. Neyse…

Yıllar önceydi. Arabayla sakin sakin tırmandığımız bir stabilize asfalt dağ köyü yolunda dönemecin birinden çıkarken ilerideki yaşlı amcayı fark etmiştim; eğilmiş yolda yağmurun, aşırı kullanılmışlığın sebebiyle oluşmuş çukuru eliyle toprakla dolduruyor, doldurduğu toprağın üstüne de ayağıyla sıkı sıkı basıyordu. Amcanın yanına gelmeme bir viraj daha vardı, geldiğimde durdum camı açıp selam verdim. Amcam çoktan yolun kenarına çekilmiş, iki eliyle bastonuna dayanmış ışıltılı gözlerle “hoş geldin” diyordu. Doğrudan sordum “amca ne yapıyorsun” diye. “Çukuru dolduruyorum,” dedi. Neden diye soracaktım ama gözünde başkasının malına zarar gelmesini önlemenin verdiği tatlı bir huşu vardı. “Selametle” dedim ve yola devam ettim. O amcanın yaşadığı anlık bir duygu muydu yoksa kalıcı bir “duygu hali” miydi, eğer öyleyse amca “kal ehli olmaktan hal ehli olmaya geçmeyi” nasıl başarmış soruları üzerinde çok düşündüm.

Konuya geri döneyim… Şehrin en kalabalık saatinde, bir kafede yan masaya kulak misafiri olmamak neredeyse imkansız. Biri yeni aldığı eve, biri çocuğun okuluna, biri de hangi semtte oturmanın artık daha “iyi” sayıldığına dair konuşur. Cümlelerin içinde bolca fiyat, marka, bağlantı, rezervasyon, üyelik ve statü geçer. Ama bir şey eksik: hal hatırın gerçek sesi, başkasının varlığına gösterilen dikkat, aynı havayı soluduğumuz insanlara karşı o eski iç titremesi. Kentli olduk, evet, medeni olduk daha da evet. Daha parlak mekanlarda oturuyor, daha düzgün kahveler içiyor, daha iyi telefonlarla daha iyi fotoğraflar çekiyoruz. Peki gerçekten medineleri kurarken medenileştik mi, yoksa duygusuzlaşarak giderek medeniyetin uzağına mı düşüyoruz? Ne ki bu medeniyet?

Taklit ile tok olan hakikate acıkır mı; bu medeniyet işinin hakikati medine kurmakla bitmiyor galiba.

Bir hocamızın Osmanlı’da duygular üzerine kitabını okurken insanın aklına tam da bugünün şehir hayatı düşmeden edemiyor. Kitap basit ama rahatsız edici bir şeyi hatırlatıyor: Duygular sadece içimizde olup biten özel kıpırtılar değildir; toplum onları besler, yetiştirir, öğretir, adlandırır, sınırlar ve bazen de yönetir. Bir dönemde merhamet siyasi bir duygu olabilir, mahabbet yani birlikte yaşamaktan doğan sevgi iktidarla halk arasındaki ilişkinin dili haline gelebilir, rıza ve şükran mahalle ile sokağın görünmez çimentosu sayılabilir, ar ve utanma insanı topluluk içinde hizaya çağırabilir. Demek ki mesele yalnızca “ne hissediyorum?” değil; “bana neyi hissetmek yakışır, neyi hissetmezsem eksilirim?” meselesidir.

Bugünün şehrinde kaybolan şey sanırım biraz da bu soru. Hemen hemen her fırsatta altını çiziyoruz oysa o kendinin üstünü çoktan çizmiş: “Artık çoğu insan ne hissettiğinden çok nasıl göründüğüyle meşgul.” Kederin bile iyi ışıkta fotoğrafı aranıyor, mutluluk paylaşılabilir bir içerik olup olmadığında değer kazanıyor, öfke ise en kolay tüketilen kamusal duyguya dönüşmüş. Bir şey demeye yelten ve maalesef sonu acıyla kederle biten münakaşalar. Eskiden ayıp denilen şeyin elbette boğucu, baskıcı tarafları vardı; kimsenin hayatını mahallenin dedikodusuna teslim etmeye niyetim yok. Ama ayıp duygusunun tamamen buharlaştığı yerde başka bir şey yükseliyor: arsız konfor. Sıraya kaynak yapmak, apartman grubunda herkese bağırmak, trafikte camı açıp hakaret etmek, elinde silah terör estirmek, restoranda garsona insan değil robot muamelesi yapmak, sonra da eve dönüp “insanlık ölmüş” diye yakınmak. İnsanlık ölmediyse bile, bizim içimizdeki küçük medeniyet memuru epey zamandır izinde.

Kentli burjuva duygularının yükselen repertuarı çok tanıdık: seçilmişlik hissi, erişim hakkı, ince beğeni gösterisi, güvenlik takıntısı, mahalleden kaçıp siteye sığınma arzusu, kamudan şikayet edip kamusal sorumluluktan uzak durma becerisi. Bu duyguların hepsi parayla ilgili değil; orta halli bir insan da zengin gibi sinirlenebiliyor artık. Burjuvalık bazen cüzdandan çok jestte başlıyor: Başkasının zamanını değersiz görmekte, kendini hizmet almaya doğmuş sanmakta, ortak alanı kimseye ait değilmiş gibi kullanmakta. Böylece şehir, birlikte yaşama sanatının mekanı olmaktan çıkıp kişisel konforların çarpıştığı dev bir bekleme salonuna dönüyor.

Bir de baştan da dediğim kaybolan duygular var: komşunun kapısını çalarken sesini yumuşatma, özür dilemenin insanı küçültmediğini bilme, teşekkürün otomatik değil sahici olması, kalabalıkta kendi bedeninin kapladığı yeri fark etme, tanımadığın birinin sıkıntısını görünce yüzünü başka tarafa çevirmeme (bir arkadaşımın kulakları çınlasın boş odaya girerken bile selam verirdi). Bunlar romantik nostalji diye geçiştirilecek şeyler değil. Bunlar yaşam gustosu dediğim şeyin ham maddesi. Gusto, yalnızca iyi kumaştan, iyi yemekten, iyi müzikten anlamak değil ki. Bence asıl gusto, hayatın ortak ritmini kaçırmamak demek. Bir sofrada sadece tabağı değil yüzleri de görmek, bir sokakta sadece vitrini değil yürüyen yaşlıyı da fark etmek, bir tartışmada sadece kendi haklılığını değil karşındakinin incinme ihtimalini de hesaba katmak.

Osmanlı dünyasında “korunmak” dediğimiz şeyin duygusal bir anlamı varmış: merhametle korunmak, topluluk tarafından tanınmak, rıza ve şükranla kabul görmek. Bugün korunmak daha çok şifre, alarm, sigorta, kamera, güvenlikli kapı ve özel üyelik demek. Elbette modern hayatın riskleri başka, kimse geçmişi cennet diye pazarlamaya kakmasın eyvallah. Fakat şunu sormadan da geçmeyelim: Kendimizi korudukça birbirimizden mi korunmaya başladık? Çocuğumuzu iyi okula yazdırırken yan mahallenin çocuğunu tamamen gözden çıkarıyorsak, apartmana güvenlik koyarken sokağı karanlık bırakıyorsak, medeni sayılır mıyız? Yoksa sadece daha pahalı bir yalnızlığın içine mi taşınmış oluruz?

Modern şehir insanı en çok da “hak” duygusunu seviyor. Hak mühimdir; onsuz vatandaşlık olmaz. Ama hak duygusu, sorumluluk duygusuyla yan yana durmadığında kısa sürede kabalığın diplomalı haline dönüşmez mi? “Benim hakkım” diye başlayan cümlelerin çoğu, bazen başkasının payını, sessizliğini, huzurunu ezip geçiyor. Eski dünyanın rıza ve şükran dili bugün aynen geri gelsin demiyorum. Zaten gelemez. Ama onun bize bıraktığı soruyu bugüne tercüme edebiliriz belki: Bir topluluğun kabul edilebilir üyesi olmak için yalnızca yasaya uygun yaşamak yeter mi, yoksa başkasının hayatını kolaylaştıran bir duygu terbiyesine de ihtiyacımız var mı?

Belki medeniyet, sandığımız gibi büyük kelimelerden oluşmuyordur. Belki merdivende karşılaştığın kişiye yol vermek, otobüste telefonla bağırmamak, garsona göz hizasından bakmak, çocuk parkını kendi piknik alanın sanmamak, çöpünü kapının önüne değil çöp kutusuna koymak kadar küçük bir şeydir. Küçük olduğu için de zordur. Çünkü büyük fikirler insanın egosunu parlatır; küçük nezaketler ise egoyu törpüler. Biz de tam burada zorlanıyoruz. Medeni görünmeyi seviyoruz, medeni davranmanın bedeline gelince hemen yoruluyoruz sanki.

Bu yorgunluk en çok kamusal alanda belli oluyor. Metroda kimse kimsenin gözünün içine bakmak istemiyor, çünkü bakışın bir sorumluluk doğurmasından korkuyoruz. Apartmanda selam vermek gereksiz yakınlık, sokakta düşene yardım etmek vakit kaybı, ortak karara katılmak angarya sayılıyor. Sonra da yalnızlıktan, güvensizlikten, şehirlerin ruhsuzluğundan şikayet ediyoruz. Oysa ruh dediğimiz şey gökten inmiyor ki; insanların birbirine bıraktığı küçük izlerden oluşuyor. Bir teşekkür, bir geri çekilme, bir “buyurun”, bir “kusura bakmayın”, bir “ben hallederim” cümlesi, şehrin görünmez mimarisine tuğla koyuyor. Bu tuğlalar eksilince geriye beton kalıyor; yüksek, pahalı, manzaralı ama buz soğukluğunda beton.

Duygu gustosu bir ince nakış. Nasıl ki damak tadı zamanla eğitiliyorsa, başkasıyla yaşama tadı da eğitilebilir mi? İnsan ilk lokmada iyi zeytinyağını ayırt edemeyebilir; ilk karşılaşmada iyi nezaketi de ayırt edemiyor. Fakat gördükçe, yaptıkça, yanlışından utandıkça, doğrusundan memnun oldukça bir iç ölçü gelişiyor. Bu ölçü kaybolduğunda her şey abartıya kaçıyor: sevgi sahiplenmeye, özgürlük hoyratlığa, eleştiri linçe, özgüven böbürlenmeye, mahremiyet bencilliğe dönüşüyor. Bugünün kentli sınıfları çoğu zaman tam bu savrulmanın içinde yaşıyor. Duygularını inceltmeden zevklerini inceltiyor; yani ruhu ham bırakıp salonu yeniliyor.

Şehrin yeni burjuva duygusu sürekli bir üstünlük ve kırılganlık karışımı üretiyor. Hem herkes bizi fark etsin istiyoruz hem de kimse bize dokunmasın. Hem kalabalığın enerjisinden faydalanıyoruz hem de kalabalığın insanlarını fazlalık sayıyoruz. Hem kültürlü görünmek istiyoruz hem de en basit karşılaşmada nezaketi lüks buluyoruz. Böyle olunca şehir bizi büyütmüyor; sadece paketliyor. Daha iyi kokuyoruz, daha iyi giyiniyoruz, daha iyi mekanlarda oturuyoruz ama içimizdeki hamlık aynı yerde duruyor.

Eski mahalleyi kutsamadan da bunu söyleyebiliriz. Evet, eski mahalle bazen fazla meraklıydı, bazen zalimce yargılardı, bazen bireyin nefesini keserdi. Fakat bugünün steril yalnızlığı da insanı özgürleştirirken duygusuzlaştırabiliyor. Aradığımız şey ne eski baskının dönüşü ne de yeni kayıtsızlığın zaferi. Aradığımız şey, birbirini boğmadan birbirinden haberdar olabilen bir şehir terbiyesi. Belki de modern vatandaşlığın en eksik dersi budur: Eşit olmak, kimseye muhtaç değilmiş gibi davranmak değil; herkesin kırılabilir olduğunu kabul ederek yan yana durabilmektir.

O halde bu haftanın sorusu şu olsun: Medenileşmek, başkasını rahatsız etmeden kendi hayatını yaşama becerisi midir, yoksa başkasının varlığından sorumluluk duyacak kadar incelmek mi? Eğer ikinciyse, işimiz var. Çünkü duygu gustosu, pahalı zevklerin değil, paylaşılan hayatın terbiyesi. Bir şehir, insanlarına yalnızca tüketmeyi değil utanmayı, teşekkür etmeyi, merhamet etmeyi, hakkını ararken haddini bilmeyi de öğretebildiğinde medeni olur sanki. Biz ise şimdilik çoğu zaman medeniyetin dekorunu kurup duygularını ihmal ediyoruz.

Belki de eve dönerken aynaya değil, yanımızdan geçen insana bakarak başlasak? Ona çarpmadan yürüyebiliyor muyuz? Onun hakkını kendi acelemizden önce görebiliyor muyuz? Onu yalnızca engel, müşteri, görevli, komşu, rakip ya da gürültü olarak değil, aynı şehrin emanet edilmiş bir parçası olarak hissedebiliyor muyuz? Cevap evetse biraz medeniyiz. Cevap hayırsa, kusura bakmayalım: Üstümüzdeki ceket iyi olabilir, ama ruhumuzun astarı hâlâ sökük.

Bu yazının arkasındaki tarihsel duygu haritası bugünün kent hayatına şöyle çevrilebilir diye düşünüyorum. Bunları geçmişe dönme çağrısı değil; şehirde birlikte yaşamanın hangi duygusal kaslara ihtiyaç duyduğunu hatırlatan küçük bir sözlük gibi değerlendirin lütfen.

Merhamet. Osmanlı siyasetinde korumanın duygu dilidir; bugünün şehrinde ise yalnızca acımak değil, başkasının kırılganlığını hesaba katmaktır. Güvenlikli kapının ardında rahat ederken sokaktaki çocuğu, yaşlıyı, işçiyi, göçmeni görmezden geliyorsak merhamet kamusal bir duygu olmaktan çıkar, özel vicdan süsüne dönüşür.

Mahabbet. Birbirine bağlılık, birlik ve hiyerarşiyle iç içe geçen sevgi dilidir. Bugüne uyarlanınca mahabbet, aynı apartmanda, aynı otobüste, aynı kaldırımda yaşadığımız insanlarla aramızdaki en düşük ortak sıcaklıktır. Şehirde mahabbet eksildiğinde herkes haklı, herkes yalnız, herkes biraz daha sert olur.

Te’lif-i kulûb ve istimalet. Kalpleri birleştirme ve gönül alma anlamına gelen bu kavramlar, bugün kaba ikna tekniklerinden çok, ortak hayatı mümkün kılan incelikleri düşündürür. Belediye kararından apartman toplantısına, aile sofrasından işyerine kadar mesele yalnızca karar almak değil, insanların kalbini o karara küstürmemektir.

Rıza. Rıza, yalnızca “tamam” demek değildir; kişinin içinde ezilmeden, aşağılanmadan, gönülsüz bırakılmadan yer almasıdır. Modern kentli insanın medeniyet sınavı burada başlar: Hizmet aldığı kişiden, komşusundan, çocuğundan, eşinden veya çalışanından sessiz itaat değil, gerçek rıza beklemeyi öğrenebiliyor mu?

Şükran / şükr. Mahalle ve sokakta kabul edilmenin, tanınmanın ve minnettarlığın dilidir. Bugünün dünyasında şükran, sürekli talep eden ama teşekkür etmeyi unutan tüketici ruhuna karşı bir panzehirdir. Teşekkür etmek insanı küçültmez; aksine, başkasının emeğini görünür kılar.

Hoşnudluk. Topluluğun birinden memnun olup olmadığını gösteren bu duygu, bugün ortak alanların kalitesinde belirir. Bir apartmanda, okulda, işyerinde veya mahallede insanlar birbirinden hoşnut değilse sorun yalnız kuralların eksikliği değildir; gündelik nezaket, ölçü ve karşılıklı dikkat de aşınmıştır.

Kendü halinde olmak. Kendi halinde olmak, görünmezleşmek değil; başkasının hayatını gereksiz yere işgal etmemektir. Bugün bunun karşılığı, yüksek sesle telefon konuşmamak, kaldırımın tamamını kaplamamak, trafikte öfkesini kamusal felakete çevirmemek, yani kendi özgürlüğünü başkasının alanına taşırmamaktır.

Utanma / hayâ / ayıp. Kitapta utanma, topluluğu düzenleyen güçlü bir duygudur. Bugün bu duygu baskıcı mahalle denetimi olarak değil, insanın kendi kabalığını fark edebilmesi olarak yeniden düşünülmelidir. Hiç utanmayan insan özgür değil, çoğu zaman ölçüsüzdür.

Ar. Tarihsel bağlamda ar, haysiyet ve namusla ilişkili, çoğu zaman erkeklerin diliyle ifade edilen cinsiyetli bir utanma biçimidir. Bugün arı aileyi veya kadını denetleyen bir baskı aracı olmaktan çıkarıp kişinin kendi davranışından sorumluluk duyması anlamına çekmek gerekir: Başkasını incitmekten, emeği sömürmekten, kamusal alanı kirletmekten ar duyabilmek.

Hüsn-i zindegani ve musafat. İyi geçim, hoş hayat ve içtenlikli yakınlık anlamına gelen bu kavramlar, ev içinden şehre taşınabilir. Medeni hayat yalnız kavga etmemek değil, birlikte yaşanabilir bir iklim kurmaktır. Aynı evi, sokağı, ofisi veya ülkeyi paylaşan insanların birbirine hayatı zehir etmemesi de bir duygu terbiyesidir.

Vifak ve şikak. Vifak uyum ve anlaşma; şikak ise geçimsizlik ve kopuştur. Bugünün kentinde şikak yalnız ailede değil, sınıflar, semtler ve hayat tarzları arasında da büyüyor. Medeniyet biraz da bu kopuşu fark edip herkesin birbirine düşman kesilmediği bir ortak zemin aramaktır.

Vatan sevgisi. Tanzimat’la birlikte kişisel bağlılıkların yanına soyut devlet, kanun ve vatan fikri eklenir. Bugün vatan sevgisi yüksek sesli sloganlardan çok, ortak malı korumak, vergiyi hak bilmek, kamusal alanı temiz tutmak, adaleti yalnız kendi mahallesi için değil herkes için istemekle ölçülür.

Not: Bu yazı, Nil Tekgül’ün Emotions in the Ottoman Empire: Politics, Society, and Family in the Early Modern Era adlı çalışmasındaki merhamet, mahabbet, te’lif-i kulûb, istimalet, rıza, şükran, hoşnudluk, utanma, ar, hüsn-i zindegani, musafat, vifak/şikak ve vatan sevgisi kavramlarından esinlenerek kaleme alınmıştır.

Güncellenme Tarihi
  • 05 Temmuz 2026, 09:54
Yazının Adı
İnsan ve Yaşam Gustoluğu


Önceki
Hoca Odası