Email
Twitter
WhatsApp
İnstagram

İyiliğe Karşı Olan Her Şeye MUHALİF !

İLETİŞİM

İyiliğe Karşı Olan Her Şeye MUHALİF!

İyiliğe Karşı Olan Her Şeye MUHALİF !

İnsan, Zarf ve Mazruf

İnsan, Zarf ve Mazruf

Bazen hayatın en yalın, en gürültüsüz anlarında kendimi garip bir yabancılaşmanın eşiğinde yakalıyorum. Bu aralar zihnimi en çok; olduğu gibi görünmeyenlerin ve göründüğü gibi olmayanların yarattığı o puslu atmosfer meşgul ediyor. Yani; ani, içindeki "mazruf"u (özü) unutup, dışındaki "zarf"ın (ambalajın) ışıltısına meftun olan bizler. Bir iyilik yaptığımızda içimizden önce telefona davranıyorsak, bir taziye mesajını iki soğuk kelime ve bir emojiyle geçiştiriyorsak, bir dostluğu emektar bir hatırla değil de sadece sosyal medyadaki "görünürlükle" ölçüyorsak; kabul edelim ki hepimiz aynı ambalaj çağının çocuklarıyız. Artık çoğu zaman bir şeyin gerçekten iyi olup olmadığına değil, nasıl sunulduğuna bakıyoruz. İnsan ne yapmış, nasıl yaşamış, kime nasıl davranmış; bunlardan önce kendini nasıl "pazarladığına" kulak kesiliyoruz. Sanki hayatın kendisi değil de sadece yaldızlı kapağı önemliymiş gibi.

Buna "ambalaj çağı" diyorlar; ekonomisi ise tam bir ambalaj ekonomisi. Çünkü artık neredeyse her değerin bir paketi ve ederi var: İyiliğin paketi, dindarlığın profesyonel sunumu, başarının parlak ambalajı, hatta aşkın ve acının bile estetik bir servisi var. Bir bakıyorsunuz düğün, o kutsal evlilik bağının önüne geçmiş; cenaze, ölümün o ağır ve vakur sessizliğini bastıran bir seremoniye dönüşmüş. Elbise bedeni, sözleşme ise güveni gölgeler hale gelmiş. Kuşkusuz tören de gerekir, elbise de sözleşme de… asıl mesele, bu dış kabukların, uğruna var oldukları hakikatin yerini almaya başlamasıdır.

"Ambalaj ekonomisi" dedikleri bu devasa illüzyon sahnesinde, mazrufun (özün) can çekişmesini yaldızlı zarflarla kutlar hale geldik. Öyle bir mühendislik harikası içindeyiz ki; içimizdeki o köhne "çiğliği" gizlemek için ambalajın köşelerini tam da hakikati örtecek açıyla katlıyor, üzerini göz alıcı renklerle öyle bir boyuyoruz ki bakanın basireti bağlansın. Rengimiz o kadar iddialı, ambalaj kağıdımız o kadar pırıltılı ki; altındaki o "inorganik" ve cansız boşluk kimsenin umurunda bile olmuyor; çünkü bu çağda mühim olan bir davranışın gerçekten iyi olması değil, ne kadar "iyi pazarlandığı". Sonuçta, parlak bir kutuya konmuş her türlü "sahtekârlık", sade bir kağıda sarılmış "hakikatten" daha çok alkış alıyorsa; bize de o kutunun rengini biraz daha parlatıp, ruhumuzdaki defoları en şık kıvrımların arkasına saklamak düşüyor, maalesef.

Bugün bazı evlilik organizasyonuna baktığınızda, bir yuva kurulmasından ziyade sert bir şirket birleşmesi izliyormuş hissine kapılmıyor musunuz? "Sizin taraf ne taktı, bizim taraf ne eksik bıraktı?" pazarlıkları arasında, insanın o en eski ve saf ihtiyacı olan "birlikte güvenli bir hayat kurma" arzusu, parlak paketlerin altında ezilip gidiyor. Oysa insanın kadim ihtiyaçları kaybolmuyor; sadece daha modern ve gösterişli paketlerle soframıza geri dönüyor: Ölüm karşısında yalnız kalmama isteği cenazeyle, görünmeyenle bağ kurma çabası ise ayinle paketleniyor.

Gösteriş ve ambalaj kültürünün tam göbeğinde, merhametin bile fotoğrafının istendiği bir devirdeyiz. İyilik, sessizce bir yükü hafifletince değil de ancak duyurulup alkışlanınca "tamamlanmış" sayılıyor. Oysa hakiki iyilik, birinin omzundaki yükü hafiflettiği an kemale erer. Birçok insan artık ihtiyacını kendi kalbine göre değil, "başkaları ne der" terazisine göre belirliyor. Telefonun modeli işlevinden, arabanın markası yolculuğun tadından, bir düğün videosu ise bizzat o evliliğin ruhundan daha kıymetli hale gelebiliyor.

Eskiden "caka satmak", "nispet yapmak" ya da kendini dev aynasında göstermek ayıp sayılırdı; edep, varlığı saklamayı gerektirirdi (sağ elin verdiğini sol el bilmemeliydi). Şimdilerde ise bu durum hayatın meşru ve normal dili oldu. Elimizde ne varsa; yediğimizi, gezdiğimizi, aldığımızı, sevdiğimizi, hatta bazen mahrem acılarımızı bile sergilemek istiyoruz. Galiba görünmedikçe eksildiğimizi, alkışlanmadıkça yok olduğumuzu sanıyoruz. Oysa insanın gerçek değeri, milyonların onu gördüğü anlarda değil, kimse bakmıyorken takındığı o sessiz tavırda saklıdır. Gösteriş, çoğu zaman içteki o derin boşluğu dışarıdaki yapay büyüklükle kapatma telaşıdır. Kişi kendini içeride küçük hissettikçe dışarıya "küçük dağları ben yarattım" gürültüsü yayar; ancak bu, gerçek bir özgüven değil, hak edilmemiş bir güvenin yankılanan gürültüsüdür.

Zarfın mazruftan (içerikten) daha değerli görülmesi biraz da bu kolaycılıktan geliyor. Zarf somut; gözle görülüyor, hemen fark ediliyor. Mazruf ise derinlikte; onu görmek için zarfı açmak, emek vermek ve bazen yanılmayı göze almak gerekir. Bu yüzden parıltılı olan daha çabuk kazanıyor. Debord’un "gösteri toplumu" dediği o yerdeyiz; hayat görüntüye yeniliyor. Veblen’in hatırlattığı gibi statü için tüketiyor, Boorstin’in dediği gibi olayların kendisinden çok, "gösterilmek için hazırlanmış" hallerine odaklanıyoruz. Yaşamak yerine gösteriyor, hissetmek yerine belgeliyor, olmak yerine görünmeye çalışıyoruz.

Galeano’nun o asil itirazı tam da burada kıymetleniyor: "Hayır" demek sadece politik bir söz değil, ruhu pazara çıkarmayı reddetmektir. İnsanı bir fiyat etiketine indirgeyen, dünyayı bir alışveriş rafı gibi gören anlayışa karşı bir kalkandır. Hayır; insan eşya değildir, hayat bir vitrin düzenlemesi, başarı ise sadece parlamak değildir. Bugün kötülük çoğu zaman kaba saba gelmiyor; gayet iyi giyimli, iyi paketlenmiş ve profesyonelce sunulmuş bir maskeyle geliyor. Bize "duygularını sakla, niyetini filtrele, başarılarını abart" diye fısıldayan bu sistem, insan arasına giren bu plastik stratejilerle ruhu havasız bırakıyor. Bu ambalajın motoru doyumsuzluktur; hırs insanı yola çıkarabilir ama "tamah", yani o durmak bilmeyen arzu, insanı yoldan çıkarır. Mesele sahip olmak değil, sahip olduğunun bir türlü yetmemesidir. Karakterine yatırım yapmayan insanın gözü hep dışarıda ve aldıkça daha da eksik hissediyor.

Modern hayatın "inorganikliği" işte bu noktada başlıyor. Organik olan, pazarlanmak için değil yaşanmak için var olandır; emek, zaman ve mahremiyet ister. İnorganik hayat ise pürüzsüz ama kokusuzdur; hızlı ama köksüzdür. Belki de tek tesellimiz, ambalajsız da gülüp eğlenilen, bir sofranın fotoğrafı çekilmeden de güzel olabildiği günleri hatırlıyor olmamızdır. Bu erozyonun en görünür yeri dilimiz; artık konuşmuyor, sadece konumlanıyoruz. Kendi fikrimizi bile "herkes öyle yapıyor" diye sunuyoruz, çünkü "ben böyle düşünüyorum" demenin sorumluluğundan kaçıyoruz. "Çalınan Dikkat" kitabının hatırlattığı gibi; hız ve bildirimler sadece vaktimizi değil, derin düşünme ve empati gücümüzü de çalıyor. "Gözetim Kapitalizmi" çağında biz vitrine baktığımızı sanırken vitrin de bizi bir veriye dönüştürüyor. Siyah Kuğu filmindeki Nina gibi, kusursuz görünme arzusu bizi kendimize yabancılaştırıyor. Ali Yüce hocamın andığı Erysikhthon hikâyesindeki gibi; kutsal olanı tükettikçe dinmeyen bir açlıkla cezalandırılıyoruz; sonunda bu tamah dönüp kendi içimizi kemirmeye başlıyor.

Günümüzde ticarileşmiş ibadet de o meşhur "ambalaj ekonomisinin" bir parçası haline gelmekte değil mi? Artık dindarlığın kendisinden ziyade "paketine", yani dışarıdan ne kadar sofistike ve dindar göründüğüne yatırım yapmıyor muyuz? Bu durumda zarf, yani sergilenen ritüeller, görkemli dini törenler ve sosyal medyadaki o "huzurlu" paylaşımlar o kadar parlatılıyor ki; içindeki asıl değer olan mazruf, yani samimiyet ve kalbi bir huşu adeta unutulup gidiyor. Kimi kandırıyoruz?  Dindarlıkta gösteri samimiyetin önüne geçtiğinde, yapılan eylem Yaradan ile kul arasında bir bağ olmaktan çıkıp; toplumsal statü veya onay devşirilen bir nevi manevi "ticarete" dönüşmüyor mu?

Neyse, konu şu: Cüzdanımız düştüğünde veya arabamız çizildiğinde hemen fark ediyoruz. Peki en son ne zaman karakterimizden, samimiyetimizden veya doğrularımızdan bir parça kaybettiğimizde alarma geçtik? Dışarıdaki kayıpları çabuk görüyoruz ancak içerideki sessiz çürümeyi çoğu zaman geç fark ediyoruz. Toplum da böyle bozuluyor: Hırsı başarı, kibri özgüven, gösterişi normal hayat diye alkışladığımızda temeller sarsılıyor.

Hem görünme isteği hem de gösterme açlığı: Çocuklarımızı yetiştirirken onların karakterinden ziyade sosyal vitrinlerdeki "başarı paketlerine" odaklanır hale gelmedik mi? Aileler olarak çocukları kök salan birer can yerine, rafa dizilecek kusursuz birer "ürün" gibi görme telaşına düştüğümüzde, onları aslında hayata karşı savunmasız ve inorganik birer görüntüye hapsetmiyor muyuz?

Ben yapılanın değil, sadece söylenenin hatta cımbızlananın önemli sayılmasına "hayır" diyorum. Merhametten söz edip evinde hoyrat olanların, adaletten söz edip işinde zalimleşenlerin parlak ambalajlarına hayır diyorum. Güzel söz, çirkin eylemin makyajı yapılıyorsa o artık hakikate değil, sahtekârlığa hizmet eder. Her ilişkide zarfın mazruftan değerli görülmesine; evlilikte düğünün aşktan, dindarlıkta gösterinin huşudan, siyasette sloganın adaletten büyük sayılmasına hayır diyorum. Çünkü insan, zarfıyla değil mazrufuyla insandır.

Erdemin ve çalışkanlığın "enayilik" sayılmasına da hayır diyorum. Bu çağ; vefasızlığı özgürlük, acımasızlığı güç diye satıyor. Bir de "mükemmeliyetçilik" ambalajı var ki, kusursuz görünmeyen hiçbir şeye başlamamamıza, yani sinsi bir tembelliğe yol açıyor. Oysa organik olanı, yani çatlağıyla, kokusuyla, mevsimiyle "yaşayan" şeyi yeniden arzulamak zorundayız. Eskilerin "pişmek" dediği o sabır isteyen sürece talip olmalıyız. Ambalaj kültürü çiğliği parlatır; oysa bir dostluğun zamanda pişmesi, bir hatanın samimi bir özürle onarılması gerekir. Bunlar ambalajsızdır ama hayatı ayakta tutan asıl kolonlardır.

Kendinizi bazen yalnız hissediyorsanız, bu onurlu yalnızlığı küçümsemeyin. Belki de bu, ruhunuzun hâlâ satın alınamamış, paketlenip rafa dizilememiş olmasındandır. Herkesin "evet" dediği o gürültülü koroda susmak, kendinize bırakacağınız en temiz mirastır. En büyük mücadelemiz, kendimizi bir "ürün" olmaktan kurtarmaya çalışmak olacaktır sanırım. Çünkü insan raf olmak için değil, kök salmak için vardır. Kök salmak ise bazen alkışsız kalmayı, ama her zaman sahici olmayı göze almaktır.

Zarfın mazrufu boğmadığı; insana, emeğe ve inceliğe "evet" dediğimiz bir dünyada yeniden buluşmak ümidiyle.

Güncellenme Tarihi
  • 21 Haziran 2026, 08:33
Yazının Adı
İnsan, Zarf ve Mazruf