Gerçeklik parçalandıkça insan yalnızlaşır. İçe bakışın azaldığı bütüncül bakışların ortadan kalktığı bir parçalanmışlıkla karşı karşıya kalır. Her geçen gün sadece muhatap olduğu nesneler değil kurumlar da sökün ederek insanı istila eder. Bu tarz parçalanmışlık içindeki insanın vaziyeti öyle elim bir haldir ki sadece iş yükü artmaz aynı zamanda iç yoluculuğuna da zamanı kalmaz.
Gerçekliğin bu tarz parçalanarak insanı kendinden uzaklaştırması insandaki yıkıcılığın kökenlerini aktif ederek büyük uçurumların açılmasına sebep olur. Sağlıklı bir yapı inşa etmek hedefiyle yola çıkan insanın en sağlıksız yapılarla karşı karşıya kaldığı görülür.
Böyle bir durumda öznel algılarla deneyimlenen gerçeklik dış dünyayı ihtiyaç ve arzuları doğrultusunda anlamlı kılar. Yetkinmiş gibi olduğu alanın dışında başka bir şeyle meşgul olmak istemeden beninin aşmasına müsaade etmeyerek arzularının peşinde koşar. “Olmak” ile “sahip olmak” arasında yol alan insan çoğu zaman farkında olmadan çok az zaman içinde olan bir olarak kum saatindeki nesnenin tükenmesi gibi sermayesini tüketerek hayatına devam eder.
Gerçeklik ve bütünlüğün parçalanmasının acı sonuçlarını örneğin sağlıkta çok açıkça görebiliriz. Tıbbın en insani ve evrensel tarafı hastalıktan ziyade hastanın varlığını hep önde tutmasıydı. Her bir hasta parçalanmayan bir bütündü. Hastada sürekli ve çok çeşitli hastalık aramaksa gerçekliği parçalamak insanın bütünlüğünü görmezden gelmekti. Zaman ilerledikçe bilgi parçalandıkça insan da dilim dilim doğranmaya başlandı. Zat ve cevherinde bir bütün olan insan kendisine atfedilen illetlerle araz olmaya cevheri parçalanmaya başladı. Hastaneye gitmeye direnen bu insan bir defa düşmeye görsün oraya. Artık çıkamaz oldu o yerden. Çünkü tıp parçalanmış hastayı da parçalandığı kadarki bütün paylarına muhtaç bir paydaş kılmıştır.
Öyle zannediyorum ki dünya genelinde ülkemiz özelinde sağlık ve icra edildiği mekânların akıl almaz derecede nitel/nicel artmasına rağmen insanların iyileşmelerinin azalması hastanede kalma sürelerinin aşırı artmasının temel nedenlerinden biri de gerçekliğin parçalanması ve insana bütüncül bakılmamasıdır. Hasta da kendi oluşunu gözlemlemeyerek sorumluluk alanında yol almaktan çok desinler ve görsünler kültürünün yıkıcılığında hazzını yaşamak amacıyla sunulan bütün imkânları aymazca ve arsızca kullanarak hak etmediği kadar sağlık kuruluşlarını meşgul etmesidir. Yasal olmasına rağmen helal olmayan ve hakkı da bulunmayan bütün imkânları bonkörce kullanarak sistemin körleşmesine gerçeğin parçalanmasına sebep olmaktadır. Bu durumun çarelerinden biri hastaya dönük olandır ki o da gerçekliğin parçalanmasını önler ve insana bütüncül bakmayı sağlar: İmkânları artırmak yerine onlara ulaşılabilirliği zorlaştırmaktır çare. İster adına sevk zinciri deyiniz ister kuruluşu basamaklandırma. İsterseniz imkân deyiniz isterseniz insan hiç fark etmez yeter ki gerçekliğe yeniden dönmek ve insana bütüncül bakmak için yol görünsün. Ve insanı hatta insana şifa arayanları sağlık diaspora ve vahşi kapitalist sektörlerinin pençelerinden kurtarmanın zamanı çoktan geçti.
Gerçeklik ve bütünlüğün parçalanmasının acı sonuçlarını eğitimde de açıkça görebiliriz. Her geçen gün bireyin okulda kalma süresi artmakta evde kalma süresi azalmaktadır. Okullaşma yaşa göre çeşitlendikçe bireyin evde kalma süresi düşmektedir. Bu da gerçekliğin ve bütünlüğün dışa göre şekillenmesine okulun niteliğine göre bireyin oluşmasına sebep olmaktadır.
Her okul çeşitlenmesi aslında bir aile sorumsuzluğu doğurmakta bilhassa ailenin yabancılaşarak çözülmesine sebep olmaktadır. Günün en kıymetli vaktini aileden bilhassa anneden ayrı geçiren çocuk eve dönene kadar incinmesi artmakta gerçekliği zedelenerek bütünlüğü parçalanmaktadır. Okulda kalma süresi arttıkça bu yıkım artmaktadır. Eve döndüğünde ebeveynini göremeyen çocuk sağaltımını yapamadığı gibi incinmesi de devam etmektedir. Ebeveyni de Eric Fromm’un tabiriyle mahkûm olduğu tüketim kültürü, metalaşma ve rekabetçilikle sürekli kendini ispat etmeye, statüsünü kanıtlamaya ve sahip olduklarıyla kimliğini tanımlamaya yönelir.
Elbette her insan eksiklik ve yetersizlik duygusuyla yaşama başlar. İnsanlık tarihi bu dönüşümün sürekli ve doğru olduğu kurumu daima aile olarak niteler. İnsanın gerçeği parçalandıkça bütünü zedelendikçe ailenin yerini okul almaya başlar. Okullaşma artıkça insan kaybolur kalabalık yığınlar oluşur. Aile nadasa değil çoraklaşmaya bilhassa arzular çöplüğü ve zevkler yığını olmaya başlayarak içinde insanın kaybolduğu bir yapıya döner.
Aslında aile gerçeklikle saf ve samimi bir yüzleşme yeridir. Bütünü olduğu gibi kabullenerek gelişimin her aşamasına şahit olma ortamıdır. Büyüme ile bütünleşmenin doğru orantısının şahitliğini ve sahipliğini kabullenen yuvasıdır. Okulun çaldığı ve gerçeği parçalayarak yalnızlaştırdığı çocuğunun sürekli sahip olmak yerine bizzat olmak hatta mükemmel olmak gerçekliğini başardığı ortamıdır. Aktarım bağlamında da aile özgün bir örüntü sergiler. Okul ise çocuğu bir figür olarak kullanır.
Tarih boyunca tartışılan okulsuz toplum idealinin bir ütopya olmadığını son pandemi bizlere gösterdi. Aslında kurumlara -her türlü formal ve informal kurumlar dahil- haddinden fazla anlam atfetmemizin sebebi onların icra ettiği eylemlerin önemin(sizliğin)den çok ailenin değersizleşmesi ve misyonunu yerine getirmemesindendir.
Her geçen gün gösteriyor ki duyguyu onaylamakla davranışı onaylamak arasındaki farkı gören ve uygulayan aile kayboldukça gerçeklik parçalanmakta birey kaybolmaktadır. Günümüzde akran zorbalığından tutun diğer bütün bağımlılıklara kadar her türlü olumsuzluğun altın okulun aktif varlığı ailenin yokluğu yatmaktadır. Aile hakikaten var oldukça okul pasif varlık gösterecek gerçeklik parçalanmayacak insana bütüncül bakılacağından birey yüzleşilerek ihtiyaçlarına tam cevap verilecektir. Çünkü okul ihtiyaca cevap verirken aile insana cevap verir.
Okulları sihirli değnek olmaktan çıkararak aileyi gerçek hüviyetine büründürmenin yolu herkesin yetki ve sorumluluk alanına acilen dönmesini sağlamaktan geçiyor sanırım.
Bence okulları kapatalım. Kapatamıyorsak okulda kalma süresini azaltıp evde olma vaktini artıralım.
Siz bilirsiniz…