İnsan, doğası gereği sosyal bir varlık olsa da bazen kendi yaşam alanının sınırlarını ihlal ederek zihnini tamamen bir başkasının varlığıyla, yokluğuyla ya da sahip olduklarıyla meşgul edebilir. "Zenginin malı fakirin çenesini yorar" gibi atasözlerimiz, bu durumun toplumsal yansımalarına işaret etse de mesele sadece maddi unsurlarla sınırlı değildir. Bazen en derin acılarımızda bile kendi duygularımızı özgürce yaşamak yerine, başkalarının acılarını veya hayatlarını referans alma eğilimi gösteririz. Bu yazıda, uzun süredir gözlemlediğim veriler ışığında , insanın kendi gerçeğinden uzaklaşarak ötekinin hikâyesinde kaybolduğu iki zorlu olguyu ele alacağım: Bitmeyen yas süreci ve eşi tarafından aldatılma deneyimi.
Sevilen birinin kaybı sonrası yas tutmak son derece normal ve sağlıklı bir süreçtir. Sağlıklı bir yas, bireyin bu sürece eşlik eden duygularını kendi hızında, kelimelerle ifade ederek kaybı zamanla kabullenmesiyle mümkündür. Ancak kabullenilmeyen yas, bir süre sonra kronik bir ıstıraba dönüşür. Bu aşamada ıstırap, aslında geçmişe yönelik bir psikolojik borç ödeme çabasıdır. Hayata küsme, içine kapanma, sosyal bağları koparma, suçluluk ve pişmanlık gibi duygular, kişinin bu ağır yükün altında ezilirken sığındığı yıkıcı yollardır ve her biri yalnızca ıstırabı besler.
Yas sürecinin uzamasındaki en büyük etkenlerden biri, kaybedilen kişinin yaşayacağı geleceğin elinden alınmış olduğu düşüncesidir. Hayatta kalan kişi, ölenin mahrum kaldığı geleceği kendi geleceğiyle özdeşleştirir. Bu geleceği yeniden var etmenin yolunu, onun yaşayamadığı hayatı zihninde ve hayalinde yaşatmakta bulur. Ne var ki hayal edilen ile gerçek arasındaki o keskin çelişki fark edildiğinde, kişi yoğun bir umutsuzluğa ve karamsarlığa sürüklenir.
Kaybedilen kişinin geleceğine odaklanan insan; andan, çalışmaktan, diğer insanlardan ve hatta kendi geçmişinden kopmaya başlar. Oysa kaybedilen kişi ne kadar yakınımız olursa olsun, onun yaşayacağı bir geleceği onun gibi deneyimlemek imkânsızdır. Davranışlar benzese bile duyguların şiddeti, yoğunluğu ve süresi kişiye özeldir. Yası doğru yaşamak; kaybedilen kişiyi geçmişte bırakıp bugünün içinde, yerinde ve gerektiği kadar anmakla; onunla yaşamak yerine onun anısıyla sağlıklı bir şekilde yaşamayı öğrenmekle mümkündür. Genç yaşta kaybettiği kızının hayallerini, mezuniyetini, evliliğini ve göremeyeceği torunlarını sürekli tekrar ederek acısını kronik bir ıstıraba dönüştüren bir danışanımda, bir süre sonra bedeni "Yeter artık, dayanamıyorum!" diyerek somatik tepkiler vermeye başlamıştı.
Ele almak istediğim ikinci önemli konu, cinsiyet farkı gözetmeksizin , eşi tarafından aldatılan ve bu sebeple evliliği sonlanan bireylerin yaşadığı süreçtir. Aldatılan eş, bu denklemde ağır bir mağduriyet yaşar. Bu süreç; aşağılanma, değersizleştirilme, dışlanma ve hakarete uğrama gibi ağır duygusal kavramlarla örülü olduğundan, üzerinde konuşulması da oldukça zordur.
Böylesine güçlü ve yıkıcı duygularla baş başa kalan zihnimiz, acıyı daha da canlı tutmak adına sürekli yeni senaryolar üretir. Bu senaryoların en katlanılmaz olanı ise aldatan kişinin geleceğine dair yazılan hikâyedir. Aldatılan kişi, bundan sonraki hayatını çok eğlenceli, mutlu, sağlıklı ve huzurlu geçireceğine dair bir illüzyon yaratır. Bu hayali cezalandırmak ya da değiştirmek için elinden bir şey gelmediğini fark ettiğinde ise asıl büyük yas başlar: Kişi, kendi çalınmış geleceğinin yasını tutmaya koyulur.
Aldatılmak özünde bir vazgeçmedir. Ancak aldatılan kişinin gözden kaçırdığı temel gerçek şudur: Aldatma, aslında aldatan insanın kendisinden vazgeçmesidir. Kendinden vazgeçmemiş bir insan, bir başkasından bu şekilde vazgeçebilir mi? Kendini henüz kendi içinde var edememiş, eksikliğini bir başkasında tamamlamaya çalışan bir insanın yanılgılarına ortak olmak yersizdir. Kendini bulmak için hayatımıza giren ve nihayetinde kendini yine bulamayacak olan bir insanın açtığı yara, bizim değerimizle ilgili değildir. Bu farkındalık, iyileşme sürecinde ihtiyacımız olan en büyük panzehirdir.
Gerek sevilen birinin kaybından sonra tutulan yas, gerekse bir aldatılma hikâyesinin ardından yaşanan hayal kırıklığı, özünde aynı psikolojik tuzağı barındırır: Kendi yaşam çizgimizi bırakıp bir başkasının yaşanmamış ya da yaşanacak hikâyesine hapsolmak. Ölümle elinden geleceği alınan bir yakınının yerine yaşama çabası da aldatan eşin mutlu geleceğine dair duyulan öfke de kişiyi "şimdi ve burada" olmaktan alıkoyar. Oysa iyileşme, ötekinin senaryosunu yazmayı bıraktığımız ve kendi hayatımızın başrolüne yeniden geçtiğimiz an başlar. Kendinden vazgeçenlerin yükünü taşımayı bıraktığımızda, kendi geleceğimizi özgürce inşa etme gücünü de yeniden kendimizde buluruz.