Email
Twitter
WhatsApp
İnstagram

İyiliğe Karşı Olan Her Şeye MUHALİF !

İLETİŞİM

İyiliğe Karşı Olan Her Şeye MUHALİF!

İyiliğe Karşı Olan Her Şeye MUHALİF !

Yetişkinlikte Çocukluğu Yaşamak

Yetişkinlikte Çocukluğu Yaşamak

Çocukluk, insanın ruhsal yapısının harcının karıldığı, gelecekteki yetişkinin temellerinin atıldığı en kritik dönemdir. Bu dönemde ebeveynlerden alınan ya da alınamayan her duygu, bireyin ileriki yaşamında ya güvenli bir liman ya da aşılması güç bir engele dönüşür. Psikolojik danışmanlık odaları, işte bu geçmişin izlerini taşımaktan yorulan ve bugünün yetişkin bedeninde dünün yaralı çocuğunu saklayan insanların sessiz çığlıklarıyla doludur. Aşağıdaki yaşanmışlık, çocuklukta eksik kalanların yetişkinlikteki ağır gölgesini ve bu gölgeden sıyrılma çabasını gözler önüne seriyor.

Bir öğrencim dersten sonra yanıma geldi ve "biraz vaktiniz var mı?" diye sordu. Psikolojik danışmanlık yapan bir kişiye "biraz vaktiniz var mı?" diye sorulabilir ve onun da gerçekten biraz vakti olabilir; fakat anlatılan ya da anlatılmak istenen konunun biraz değil, aslında çok vakte ihtiyacı vardır. Bugüne kadar gerek kendisiyle gerekse başkasına atfederek yine kendisiyle ilgili olan ya da gerçekten bir başkasıyla (eşi, çocuğu, annesi vb.) ilgili anlatılan konuların hiçbirinin o "kısa" olarak ifade edilen zaman dilimine sığmadığını gördüm. Ben de bunu bildiğim için öğrencime, "biraz vaktim var, umarım soracağın ya da anlatacağın konuya yeter," dedim.

Konunun annesiyle ilgili olduğunu söyledi. Böyle durumlarda karşı tarafın anlatacağı şeyi hemen tahmin etmek isteyen ve bu tahminle ne kadar uzman olduğu mesajını vermeye çalışan bir uzman olmadım hiçbir zaman. Öğrencilerime de bu bağlamda hep şunu söylerim: "Bu dünyada danışanınızla ilgili ihtiyaç duyduğunuz en doğru bilgiyi alacağınız kişi, danışanın kendisidir." Dolayısıyla, "zehir musluğunu" açmaya cesaret etmiş bir danışana yapılacak en büyük kötülük, açtığı o musluğu hemen kapatmak olur. Bu da ancak o daha anlatmadan ne anlatacağını tahmin etmeye çalışmakla gerçekleşir. Oysa danışan sizden tahmin edilmeyi değil; dinlenilmeyi ve anlaşılmayı bekler. Ancak o zaman ruhu nefes almaya başlar. Bunu bildiğim için hiçbir şey demeden sessiz kaldım; içimden, "Devam et, bu kısa vaktimi seni bilmeden tahmin etmeye çalışarak harcamak istemiyorum. Kendini anlatabildiğin kadar anlatman için sana bu zamanı veriyorum ki zaten burada inandığım vakit benim değil ki!" diye geçirdim. Vakit vermek bendedir fakat benim değildir; tıpkı yardımın bende olup bana ait olmaması gibi...

Ben susarak bu güven mesajını verebildim ki öğrencim anlatmaya devam etti. Annesinin kendisine hiçbir zaman güzel bir söz söylemediğini, hiçbir zaman sarılmadığını, hiçbir zaman başını okşamadığını ve saçını taramadığını anlattı. Gelişimin her bir evresinde kazanması, yaşaması, inanması ve sahip olması gereken birçok kritik bilişsel, duygusal, davranışsal, bedensel ve fizyolojik dinamiğin bu çocukta oluşmadığını tahmin etmek için uzman olmaya gerek yoktur sanırım. Bu tablonun ne kadar acı verdiğini, ruhu sıktığını ve yalnızlığı iliklerine kadar hissettirdiğini anlamamıza, öğrencimin gözyaşları ve sürecin sessiz isyanı eşlik ediyordu.

Bu ana kadar geçen süre, benim "biraz vaktim var" dediğim ve zihnimde bitiş zamanı olarak belirlediğim süreyi çoktan aşmıştı. "Zehir Musluğundan" akanlar bunlardı fakat hepsi bu kadar değildi. Esas olan, uzun zamandan beri bakılamayan karanlık bir yere el feneri tutulmuş ve orada neler olduğu net bir şekilde görülmüştü. Zihindeki örümcek ağları şemaları, böcekler olumsuz düşünceleri, böceklerin yavruları kontrolsüz duyguları, böceklerin sürekli hareket halinde olması ise davranışları temsil ediyordu (ki bu durum aynı zamanda dikkat ve eylem kontrolünü de zorlaştırır). Böceklerin her yeri işgal etmesi bedensel belirtileri, toksin maddeleriyle bağışıklık sistemini zayıflatması ise fizyolojiyi simgeliyordu. Bu böceklerin ve baktığı o karanlık yerin aslında kendisine ait olmadığını; başkasına (annesine) ait olan bir alanın sanki kendisine aitmiş gibi hissettirilerek kandırıldığını ve buna inandırıldığını öğrencime nasıl açıklayabilirdim? İçinde bir çıkış yolu ve umut ışığı nasıl oluşturabilirdim diye düşündüm.

Ona annesini sordum; nasıl bir anne, baba ve aile ortamında büyüdüğünü öğrenmek istedim. Annesinin de çok zor bir çocukluk geçirdiğini, babasının çok katı ve yargılayıcı biri olduğunu, annesinin ise pasif, duygularını ifade edemeyen ve eşinden çok korkan biri olarak büyüdüğünü söyledi. Annesinin aslında hayatı boyunca hiç sevilmediğini, kucağa alınmadığını, saçının okşanmadığını ve onaylanmadığını ekledi.

Baba aşırı otoriter, kuralcı, eleştiren, cezalandıran ve kimseyi yanına yaklaştırmayan biri olduğunda; anne de bu süreçte pasif kalıp "var ama yok" gibi davrandığında, ebeveyn eşine karşı hissettiği ve bastırdığı duyguları "yer değiştirme mekanizması" ile çocuklarına yansıtır. Onlara hiç hak etmedikleri duygusal yükler yaşatır. Bir anlamda çocuklar, annenin eşine karşı hissettiği öfkeyi ya da çaresizliği boşalttığı güvenli bir sığınağa ve duygu düzenleme aracına dönüşür. Öğrencime hemen yeni bir kapı açmam gerektiğini düşündüm. Böyle durumlarda metaforlar çok işlevseldir. Çünkü metafor kendi içinde somutlaştırma, kendini bulma ve her şeyden önemlisi bir parça mizah da barındırır.

Öğrencime, "Annenden on milyon lira istesen sana gönderir mi?" diye sordum. "Hayır hocam," dedi. Nedenini sorduğumda, "O kadar parası yok ki," cevabını verdi. "Beş milyon istesen?" dedim, "Yok," dedi; "Bir milyon?" dedim, öğrencim "Hocam bizim durumumuz iyi değil," diye açıkladı. "Şöyle bir tahmin yapmama izin ver, doğru değilse lütfen söyle," dedim : "Sen o zaman annenden, sana ancak gönderebileceği kadar para istiyorsun; ama onda aslında ne kadar var tam olarak bilmiyorsun." "Evet hocam," dedi. "Peki, annen sana senin düşündüğünden ya da hayal ettiğinden daha az para gönderince ne düşünüyor ve ne hissediyorsun?" diye sordum. "Durumumuz iyi değil, ancak bu kadar gönderebildi. Bu kadar göndermesi bile beni mutlu ediyor," dedi.

"Şimdi gelelim sevgi ve sevilme konusuna," dedim. "Annen sana elinde olan para kadar gönderiyor, olmasaydı onu da gönderemezdi sanırım. Sevgi konusunda ise annenin de hiç sevilmediğini söylüyorsun. Yani annen aslında sevilmeyi ve sevmeyi bilmiyor; yani annende bu duygular hiç var olmamış diyebilir miyiz?" Buna da onay verince öğrencime şu can alıcı soruyu sordum: "Acaba sen yıllarca annende olmayan bir şeyi ondan ısrarla istemiş ve halen de istiyor olabilir misin?"

Bütün bu süreci baştan sona dinleyen başka bir öğrencim ise gözyaşları fark edilmesin diye büyük bir uğraş veriyordu. Bu çabası onun daha fazla fark edilmesine neden olunca, "Hayırdır, arkadaşına mı üzüldün?" diye sordum. "Evet hocam, ona üzüldüm; fakat benim ağlamamın asıl nedeni öfke," dedi. Öfkeden insan ağlar mı? Eğer hissettiğiniz birincil duygu çaresizlik, değersizlik, anlaşılmamak ve yalnızlıksa; bu duygular dışarıya öfke olarak vurulduğunda ağlanır, hem de çok ağlanır.

"Hocam," dedi diğer öğrencim, "Arkadaşım annesi ona sarılsın, saçını okşasın diye bekliyor; ben ise annemin beni aşağılamamasını, kıyaslamamasını ve en ufak bir tartışmada intihar tehdidiyle beni korkutarak suçlu hissettirmemesini bekliyorum." İşte bu yüzden, "Nasıl bir anne?" diyerek kişiyi yargılayan sorular sormak yerine, "Neden bir anne çocuğuna bu şekilde davranır?" sorusunu sormak ve kökleri anlamak gerektiğine inanıyorum.

Daha sonra her iki öğrencimle de yaptığım görüşmelerde net olarak anladım ki; iki öğrencim de çocukluğu, erinliği, ergenliği ve şimdi de yetişkin yaşama hazırlanmayı, ebeveynlerinin onların zihnine, beynine ve bedenine bıraktığı gölgelerde yaşadı ve yaşamaya devam ediyor. Onlar biyolojik olarak yetişkin olacaklar fakat asla tam anlamıyla bir yetişkin gibi özgürce yaşayamayacaklar. Çünkü her zorlukta, engelde, tartışmada ya da stres durumunda içlerindeki o büyütülmeyen, yaralı çocuğu sahneye çıkarıp onu yaşamaya devam edecekler. Yetişkinlikte çocukluğu yaşamak ne kadar zor, hiç düşündünüz mü?

Her insanın yetişkinlikteki duruşu, çocukken doldurulan heybesinin bir yansımasıdır. Sevgisizliğin, korkunun ve manipülasyonun hüküm sürdüğü evlerde büyüyen çocuklar, yaşları kaç olursa olsun ruhlarında hep o kırgın dönemi taşırlar. Ancak bu zinciri kırmanın yolu, ebeveynlerin de kendi geçmişlerinin birer kurbanı olduğunu fark etmekten ve onlarda hiç var olmamış duyguları ısrarla talep etmekten vazgeçmekten geçer. Kişi, içindeki o yaralı çocuğu kendi şefkatiyle büyütmeyi başardığında, ebeveynlerinin gölgesinden sıyrılıp gerçekten kendi hayatının yetişkini olmayı öğrenecektir.

 

Güncellenme Tarihi
  • 25 Mayıs 2026, 11:07
Yazının Adı
Yetişkinlikte Çocukluğu Yaşamak